E-dergi
e-dergi

Boğaçhan Dündaralp: “Yapı malzemeleri, başka bir profesyonel anlayışla sunulmalı!..”


Mayıs - Haziran 2010 / Sayı: 26

2004’te AMV Genç Mimar Ödülü’nü alan, 2006 yılında Ulusal Mimarlık Sergisi’nde NP12 Evleri ile Yapı Dalı’nda ödül kazanan ve 2008 Mimarın ilk Yapısı Ödülü’nün sahibi Boğaçhan Dündaralp, “Malzeme üreticileri keşke ürünlerini tanıtırken teknik ayrıntıları sıralamak yerine, malzemenin önceki uygulamalarında ne tür roller edindiği, başka malzeme ve sistemlerle nasıl bir araya gelebildiği, zaman içindeki performanslarının ne olduğu, ne tür anlayışlarla kullanıldığı gibi birikimleri anlatabilseler” diyor...


Çatı&Cephe: Özellikle son yıllarda çatı ve cephelerde çok farklı form ve malzemeler görmeye başladık... Sizce çatı ve cephelerde neler değişti, değişiyor?..

Boğaçhan Dündaralp: Yapı dünyası, 20. yüzyılın başlarından bu yana çok farklı süreçler yaşıyor. Bu süreçlerin farklı coğrafya ve kültürlere değişik yansımaları oluyor. Bugün, küresel kapitalizmin etkilediği başka bir dünyadayız; fakat bütün zamansal dilimleri bir arada görebildiğimiz bir ortam var. Büyük kentlerde küresel dünyanın ilişkileri ilerlerken, kırsal bir coğrafyada eski geleneksel dünyanın alışkanlıkları ve teknolojisi devam edebiliyor.

Bunlar, coğrafya ve kültürlere göre dereceli farklılıklar gösterebiliyor. Bütün zamansal kesitler eşzamanlılık ekseninde yan yana gelebiliyor. Ve bu kesitlere, iletişim teknolojilerinin geldiği nokta sayesinde çok kolay ulaşabiliyoruz...

Daha baskın olan güncel mimarlık iklimi üzerinden konuşursak; yıllar içinde, paketlenen kutulara benzetebileceğimiz yapılar, yeni paketlere ve ambalajlara ihtiyaç duyuyor. Çünkü yapılar artık üzerine yeni anlamlar giydirilmiş nesnelere, metalara dönüştü. Yapılara olduklarından fazla anlam katmanı yüklenmeye başlayınca, özellikle cepheler üzerinde ilerleyen bir tür kimlik, farklılaşma gibi durumlar çağın talep ettiği unsurlar oldu. Sektörel olarak da tasarım - üretim - uygulama - pazarlama anlamında birbirlerini besleyen bir talep durumu var. Binalar üzerine dışarıdan giydirilen, bağlamından türemeyen bu anlam katmanı nedeniyle kendini sürekli farklı ve yeni olarak ifade edecek bir takım araçlara ihtiyaç duyuyor. Bunlar da en görünen unsur ve dil olan cepheye yansıyor. Bir de farklı konuların ve yapı tipolojisi taleplerinin gündeme gelmesiyle, teknolojik bir takım gelişmelerle, yapı fiziğini yeni malzemelerle çözmeye çalışan bilgi alanları da çeşitlenmeye başladı. Yapı fiziğine yönelik araştırmaların gelişmesiyle malzeme çeşitliliği arttı ve yeni katmanlar türedi.
“Bugünlerde de birçok zaman kesitini görebildiğimiz bir dünyada yaşıyoruz” dedim. Ben öğrenciyken dünyayı bu kadar kolay takip edemezdik. Gerçekliğim, coğrafi olarak ulaşabildiğim kadardı. Şimdi aynı anda dünyanın farklı bölgelerindeki gelişmeleri rahatlıkla inceleyebiliyoruz. Bu, bir tür zenginlik üretiyor ama nitelik anlamında sınayabildiğimiz bir dünya üretmiyor. Çok farklı cephe malzemesi var gibi gözükmesine rağmen temel özelliklerde pek değişiklik yok. Sadece görünür yüz, kozmetik yüz değişiyor. Anlamını kendi iç değerlerinden alan değil de, bir tür farklılık üretmeye, teknolojinin olanağı olarak o farklılığı kullanmak olarak dönüşen bir durum oluşuyor. Kompozit malzemelerin artması, dijital teknolojilerle çoğaltılıyor olması, hem strüktürel hem kaplama malzemelerinin çıkması hep teknolojik olanakların artmasıyla mümkün oldu. Ve, bu malzeme ve sistemler cepheyi oluşturan duvar kesitinde kendilerini var edecek yapı fiziği gerekleri tarafından belirlenen prensip katmanlaşmanın bir zorunluluğu olan “yeni gibi görünen” sistemleri talep ediyorlar.  Buradaki en temel sorun, “yeni olan” yanılsamasında değil; bu malzemelerin ve sistemlerin yeterli koşullarda, belli bir zaman aralığında davranış biçimlerinin yeteri kadar incelenmemiş olmasında. Buradan doğan ihtiyaç ise bu malzeme ve sistemlerin yapı performansındaki davranış testlerinin gözlemlenmesi ve bilgi olarak sisteme geri aktarılması... Yeni yapılmış binalarda yeni malzemelerin uygulanması önemli. Fakat bu yapıların aracılığıyla farklı bağlamlarda, sistemlerin nasıl bir evrim süreci geçirme ihtiyacı doğuracağını takip etmek ve ölçmek gerekiyor. Malzeme ve sistemlerin yapılar üzerinde oluşturduğu yeni gereksinimlerin geri dönüşüyle ilgili bilgiler eksik kaldığı sürece, bu denemeler “yeni” yanılsaması içinde kozmetik değerlendirmelere tabi tutulan bir çerçevede kalacak.

Çatı&Cephe: Bu anlamda kendinizi kullanmaktan alıkoyduğunuz, tedirginlik duyduğunuz malzemeler bulunuyor mu?..

Boğaçhan Dündaralp: Malzeme, benim için bir tasarım aracı; tasarımın katalizörü ve tasarımı hayat karşısında konstrükte eden en önemli öğe belki de... Malzemenin kendisini, tasarım üzerinden düşünmenin şöyle bir karşılığı var benim dünyamda: İlki, proje üzerine odaklanılan konunun bağlamı ve o bağlam üzerinden araştıracağınız konunun içindeki durumu ve potansiyelleri. İkincisi de zaman içindeki performansı; yani zaman içindeki değişim ve dönüşüm potansiyellerinin varlığı ya da yokluğu. Bazen geçici bir yapı, bazen de uzun yıllar kullanılacak bir yapı üretmeniz gerekiyor. Bu anlamda yapının nasıl yaşlanacağının bir öngörüsü gerekebiliyor. Nerede olduğu, kentsel olarak nerede durduğu, o bağlamın ihtiyaçlarının ne olduğu, o bağlamın ne tür problemler ürettiği, programatik taleplerin ne olduğu, ne tür ilişkilere sahip olacağı, kullanıcı faktörleri, kullanım amacı, zamana yayılma biçimi gibi şeyler söz konusu olmaya başlayınca, bazen hiç olmayan malzemeleri talep ediyorsunuz. Bazen de var olan seçenekler içerisinde o bağlama en uyanı araştırıyorsunuz. Bu değerlendirmelere yapıyı hayata geçirecek, ekonomik ve yapım koşullarını da birer veri olarak eklemek gerekiyor. O yüzden deneysel olan şeylere de açık duruyorum. Bütün bunlara bakıldığında, “özellikle şu malzemeden uzak durayım” diye kendimi koşullandırmıyorum. Malzeme spektrumu ne kadar artarsa, tasarım alanı içindeki seçenekleri değerlendirmem için bir fırsat doğuyor.
Malzemelerin kullanım alanlarını dönüştürebilmek çok önemli. Bazı firmalarla, farklı  amaçlarla üretilmiş malzemeleri, farklı yerlerde kullanmanın arayışına giriyoruz.  Malzemelere farklı özellikler kazandırma konusunda çalışmalar yapılması, seçenekler uzayında olanaklı olanları araştırma anlamında çok önemli. Mesele sadece malzeme değil, bu malzemenin üretiminden başlayıp uygulamasına, bakımına, zaman içindeki performansına kadar olan bir aralığı değerlendirmek gerekiyor. Böyle bakınca tercihler de sadece malzeme ve sistem seçimini değil,  bunların “nitelikleri”nin de değerlendirilmesini zorunlu kılıyor. 

Çatı&Cephe: Cephede görmekten hoşlanmadığınız malzemeler var mı?

Boğaçhan Dündaralp: Tasarımın talep ettiği koşul ve özelliklerin, o koşullar bağlamındaki nitelikleri için uygun olması bence yeterli oluyor. Eğer koşullar malzeme konusunda aksi yönde baskın bir talep oluşturmuyorsa, doğal olan malzemelere eğilimimim daha fazla olduğunu söyleyebilirim. Tasarım süreçlerimde de önceliğim olmamakla beraber, genelde karmaşık çözümlerden çok, aynı işlevi yerine getirebilecek daha kolay, ulaşılabilir, basit çözümler söz konusu ise tercihlerimi basit ve doğal olan yönde kullanmayı tercih ediyorum.
Mimarlığı iyi ya da nitelikli kılan şeyin, kullanılan malzemelerin ne kadar iyi, nitelikli, farklı, yeni olduğu, ne kadar “temiz” detaylarla çözüldüğü olmadığını düşündüğüm ve çok sıradan malzemelerle bile iyi yapılar inşa edilebileceğini düşündüğüm için, bina nesnesine ait görünümlere ilişkin tercihler üzerinden beğeniler geliştirmiyorum. Aksine, bu görünümlerin yapıların arkasındaki düşüncelerin önüne geçmemesi için ayrı bir çaba içinde olduğumu bile söyleyebilirim.

Çatı&Cephe: Bir mimar olarak malzeme üreticisi firmalardan ne tür beklentileriniz var?

Boğaçhan Dündaralp: Ben, sadece bir malzeme satma uğraşı içinde değil de, mühendislik desteğiyle birlikte yeni araştırmalara destek veren firmalarla ilişkilerimi sürdürmeyi arzu ediyorum... Pek çok alanda olduğu gibi inşaat sektöründe de bir tür ayrışma var. Herkes kendi alanını tarif ediyor ve o alan içinden düşünüyor. Malzemeciyle konuşuyorsanız, sadece o malzemenin dünyasıyla anlatıyor; mimarla konuşuyorsanız daha çok genel şeylerden bahsediyor... Masa başındaki ya da uygulamadaki işbirliği, bir tür alan savunması halinde geçiyor. Herkesin niyeti ve yaklaşımları iyi olana odaklansa bile, bunlar tasarım alanı içindeki etkileşim ve iletişim bütününde eksik kalıyor. Örneğin malzemeden bahsediyorsak, malzemeye ilişkin test edilen unsurların az olduğuna inanıyorum. Malzeme kataloglarında veya pazarlamacıların konuşmalarında genelde teknik veriler ardı ardına sıralanıyor. Fakat o malzemenin uygulanmış ve zaman geçmiş halini, uygularken yaşanan durumları, farklı yapısal performanslarını, diğer yapı elemanlarıyla ve dünyayla ilişkilerini pek göremiyoruz. Bu benim için çok önemli. Malzeme üreticileri, malzemelerin kendilerine ait tekil özellikleri;  lambda değerlerini, diğer teknik ayrıntıları sıralamak yerine malzemenin önceki uygulamalarında ne tür roller edindiği, başka malzeme ve sistemlerle nasıl bir araya gelebildiği, zaman içindeki performanslarının ne olduğu, ne tür anlayışlarla kullanıldığı gibi birikimleri, arkasındaki hikayeleri üzerinden keşke anlatabilseler. Sektörel pazarlama steorotipleri içinde sıkışılıp kalınıyor. Ben bir malzemeyi kullanacaksam, o malzemenin daha önce kullanıldığı projeleri incelemeye ve dolayısıyla mimarıyla görüşmeyi tercih ediyorum. Bu da zaten elde olması gereken bilgilerin peşine, kişisel merak ve araştırma dürtüsüyle düşmeyi zorunlu kılıyor. Bu da “profesyonel” olduğunu iddia eden bir sektör için “amatör” kalan bir portre çiziyor.  Malzemelerin, bu anlayış dışında başka bir profesyonel anlayışla sunulması gerekiyor. Malzemenin sadece teknik boyutu veya ticari boyutu yok. Artık dünya alınıp satılırlık üzerine kurulu oldu. Aktörler arası kısa paslaşmaların yapıldığı, işin profesyonel hizmet alanının görünür olan kısmıyla ilgilenilen bir durum halini aldı. Satıştan sonrasıyla pek ilgilenilmiyor. Bu mimarlar için de geçerli. Yapıların ne olduğuyla bittikten sonra pek ilgilenildiğini görmüyorum. Özellikle de, yapıların bizim için tasarlarken simüle ettiğimiz, varsaydığımız davranışları gerçekten gösterip göstermediğinin bilgileri anlamında...
Ayrıca Türkiye’de Ar-Ge’ye yönelik bir tasarım zihniyetinin pek olmaması büyük bir olumsuzluk. Ar-Ge bence, şikayet edildiği gibi maliyetleri nedeniyle yeterince kaynak ayrılmayan bir konu olmaktan çok, bu zihniyetle ilgili bir konu. Teknoloji ve bilgi, transfer edilen konular oldukları için pek çok üretici bu sorumluluğu üzerine almıyor. Oysa aslında uygulanan, hayata geçen her şey bir Ar-Ge aracı. Ne üretici üretilenin potansiyellerini araştırıyor, bir fikir çıkartıyor; ne de uygulanırken geliştirmeye, farklılaştırmaya açık durabiliyor.

Çatı&Cephe: Yeşil Bina konsepti hakkındaki yorumlarınız nelerdir?

Boğaçhan Dündaralp: Enerji verimliliği, geri dönüşüm, az doğa tahribatı gibi pek çok konu mimarların sorumluluk alanına dahil olan konular. Bugün için asıl soru belki de şu; “Zaten mimarın sorumlulukları olan konular neden ekolojik ya da yeşil bina diye kategorik olarak ayrıca etiketlenmeye ihtiyaç duyuyor? Bu, bugüne ait bir sorumluluk alanı da değil. Antik çağda yapılan binalar bugün yapılan binalardan çok daha çevreci, ekolojik ve yeşil binalar. Taş olarak hala duruyor, doğaya zarar vermiyor, yerin altında durduğu zaman da zarar vermiyor. Ne oldu da bu etiketler gündemimize girdi? Bu konu aslında küresel iklim değişikliği ve ekonomik krizlerle göbek bağı olan bir takım süreçlerin ürünü. Kıtalar üstü ekonominin aktörlerinin oluşan/oluşacak yeni dünya düzeni içinde varlığını sürdürebilmek için ekolojik duyarlılık, sürdürülebilirlik gibi kavramları kendi varoluşunun etiketine dönüştürme çabası olarak da okunabilir. Kyoto Protokolü, G20 zirvesi, Kopenhag Birleşmiş Milletler Konferansı gibi küresel toplantıların da görünür bir uzantısı... Pek çok ülkenin bu uluslararası anlaşmalar gereği, insan kaynaklı karbon emisyonlarının ve sera gazlarının belirli sınırlara indirme zorunluluğu var. Bu çerçevede uygulanan pek çok politikanın, ekonomiyi belirleyen tüm üretim alanlarına yansıdığı; kimi kaynaklara göre de sanayileşme sonrasının ekolojisi değil, sanayileşmenin yeni gelişmesinin habercisi olan bir durumun sonucu. 2000 sonlarındaki Kyoto Protokolü’nü imzalamayan Türkiye’nin böyle bir yükümlülüğü yoktu.  Ancak şimdi önümüzde 2012 gibi bir tarih var. Bu tarih, Türkiye’nin uluslararası anlaşmalar gereği bu pazarı kabul etmek zorunda olduğu, kanuni düzenlemelerle de yapı üretiminin karşısına çıkacak bir konu. Uzun yıllardır bu işi yapan uluslararası profesyoneller, mimari gruplar, mühendislik grupları, malzeme üreticileri yeni bir pazar arıyorlar kendilerine. Türkiye bunun için çok iyi bir pazar. Şimdiyse bizde bu durumu karşılayacak enerjiyle ilgili yasalar çıkıyor, sivil örgütlenmeler başladı. Çünkü şu anda elde yeterince deneyim ve bilgi birikimi olmadığı için bu pazar karşısında herkes kendine bir rol biçmeye çalışıyor. Bu tüm sevimliliği, sempatikliği altında artık yeni dünya düzeninin talep edeceği, ekonomik krizle birlikte kendilerine yeni bir formatta sunabilecekleri bir maske ve işgal alanı aslında. Bugün ortamımızda görünen “Yeşil Bina” hareketinin de arkasında bu yeni piyasa düzeninin içinde ticari olarak var olabilme kaygısı yatıyor.
Bu pazar, kendi ticari varoluşunu sürdürebilmek adına denetimsiz bir çoğunluk üreterek sapla samanı birbirine karıştırmaya devam edecek gibi görünüyor. Malzemelerin zaten sahip olması gereken özellikler, “ekolojik” etiketi altında özelmiş gibi sunuluyor. İkinci noktada, onun yetmediği ve ihtiyaç duyacak noktada donanımı da onun bir simgesi haline getiriyor. Bunlar en görünür alametler.  Bu rol kapma telaşı içinde bugün kendi coğrafyamızda gördüğümüz ekolojik yaklaşımlar, işin felsefesinden uzaklaşıp, görsel bir etikete dönüştüğünde, bilgisinden yoksun sadece “mış gibi yapan” uygulamalara dönüşüyor. Bunları yapmadan da ekolojik, duyarlı, içinde bulunduğu çağın sıkıntılarının farkında olan bir duruş sergilenebilir. Bu işi marka ve etiketten kurtaracak temel sorgulamaları yapmalı ve bu sorumluluk alanının içini kendi özgün koşulları içinde oluşturmalıyız.

Çatı&Cephe: En bilinen projeniz NP12 Evleri... NP12 ve diğer projelerinizden bahsedebilir misiniz?

Boğaçhan Dündaralp: Mimarlık alanı içinde sadece yapı yapma odaklı tasarım ve proje hazırlayan mimar profili içinde kalmamaya çalışan bir mimarım. Kendime mimarlık dünyasının içinde olabildiğince geniş bir faaliyet alanı (araştırma,eğitim,sanat,yazın...) açmaya çalışıyorum.  Pergelin sivri ucunu profesyonel mimari tasarım/proje ofisi odağına yerleştirip, diğer ucunu açabildiğim kadar açıp diğer alanlarla bu merkezi beslemeyi tercih ediyorum. Proje odaklı bir tasarım ofisi olsak da çok sayıda proje ve metrekare üretme anlamında büyük hırs ve ihtirasları taşımıyorum. Ofis yapılanmasını da niceliksel göstergeler peşinde koşmaktan çok nitelikli iş üretme yollarını araştırma üzerine kurduk. Bu bizi sadece ticari bir yapılanma çerçevesinden konuya pragmatik olarak bakan bir ofis olma dürtüsünden uzaklaştırıp, konulara daha geniş bir perspektiften bakabilme olanağı ve sorumluluk duygusu sağlıyor.

Projelerimiz içinde belki de daha çok görünür olan NP12 Evleri... NP12 Evleri, benim beş yıl kadar bünyesinde yapı sistemleri ve Ar-Ge faaliyetlerinde bulunduğum Yapı Merkezi firmasında geliştirilen, bir sistem haline getirilmesinde katkılarımın olduğu “fab-tek” sistemiyle birlikte tasarlandı. Fab-tek, ön germeli döşeme paneller, kilitli blok sistemi ve yapı blok sistemin bir tür entegrasyonundan oluşan yapısal bir sistem. Kaba yapı, ince yapı ayrımını ortadan kaldıran, bir defada biten, hem taşıyıcı olan hem bittikten sonra kaplamaya ihtiyaç duymayan bir sistem. Tasarım aşamasında, “fabtek’in sağladığı fakat başka malzemelerin sağlayamadığı özellikleri nasıl kullanırım?” sorusu üzerine odaklandım. Yani bu malzemenin alabileceği en iyi durumu, karşılanması gereken tasarım problematikleri üzerinden sorgulamaya çalıştım.

Fabtek, kullanıcı isteklerine yönelik değişimlere izin veren bir sistem değildi. Altyapı sisteminin, değişen isteklere karşı sürekliliği olmasını amaçlıyordum. Ön germeli döşeme panelleri uzun açıklıkları geçebiliyor. Özellikle sanayi yapılarında çok tercih ediliyor ve herhangi bir bölmeye gerek kalmadan büyük bir tek mekan üretilebiliyor. Bu kabuk sistemi, yapı fiziği özellikleri çok yüksek bir sistem. Böyle bir kabuk, hem yapı fiziğinin ihtiyaçlarını karşılayıp, hem de içeride esneklik oluşturabiliyor. Bittiği zaman da çıplak halde bile kullanılabilecek bir yapı. Bununla birlikte, binaların içinde bulunduğu yeşil alanla entegrasyonu kuracak, açık alan ilişkilerini üretecek unsurları da eklemek gerekiyordu. Çelik ve ahşap daha esneklik gerektiren alanlarda destekleyici ve tamamlayıcı unsurlar olarak kullanıldı. Ayrıca yapıların, zaman içerisinde çok az bakıma ihtiyaç duyarak iyi yaşlanması gerekiyordu. Kaplamalarda bakır, detay bitişlerinde alüminyum gibi az bakımla kendi özelliklerini uzun yıllar kaybetmeyen, doğal olarak yaşlanabilen malzemeleri tercih ettik. Sonunda titizlikle üretilmiş bir yapı çıktı ortaya. Şu anda da içinde her yaşayan ev sahibi içini farklı biçimde böldü, farklı biçimde yaşıyor. NP12 Evleri altı tane ikiz bloktan oluşuyor ve son derece sınırlı sayıda ve kontrol edilebilir ölçekte bir yapı grubu olduğu için çok sayıda üretimde baş edemeyeceğimiz her tür olanağı kullanmaya çalıştık.
Didim’de, çalışma aşamasında olan karma fonksiyonlu küçük bir yapı var. İşletme modeli ve gece gündüz kullanımları farklı bir yapı. Esnek bir yapı olduğundan, bildiğimiz kat kat, dilimlenmiş bir yapı oluşturmak yerine, daha homojen ve içindeki karma fonksiyonlara rağmen bir bütün olarak var olabilen bir bina. Kendi özel kimliği bu özellikleri karşılayan bir cephe sistemi üretmemizi gerektirdi. Bu anlamda, konvansiyonel tekniklerle, gece yaşanan bölümlerle gündüz yaşanan kısımları bölmek ve onlara göre cephe tasarlamak gibi kolay yöntemler varken, bu karma fonksiyonu aynı kimlik içinde eritecek bir cephe sistemi geliştirmeye çalışıyoruz. Sistemin kendisi giderek know-how paketine doğru gidiyor. Belki yaptığımız şeyin patentini alacağız.
Araştırma projelerimizden birisi de Urban-Nomads / Kent Göçebeleri... Bunlar, kozmopolit-küresel kent yaşamına ve sürekli yeniden organize olan mekan-birey ilişkisi bağlamında çeşitli tipolojilerdeki binalara eklemlenmiş, kentte uygun bulduğu, üçüncü boyuttaki boşluklara yerleşen gezgin yapılar. Küresel bir ekonomik ağla tanımlanan metropolde, reklam panolarını taklit ederek, kendi ekonomik varoluşunu sağlıyor ve eklendiği yapıların altyapısından faydalanıyor (yangın merdiveni, atık hatları gibi). Sökülüp taşınabilir ve üç boyutta asılabilir hafif bir konstrüksiyona sahip olan yapı, düşeyde asılı kalan bir çadıra benziyor. 10. Uluslararası İstanbul Bienali Küratörü Hou Hanru, Bienal’de uygulamak istedi; ancak bütçe ve yerle ilgili sıkıntılar oluşunca uygulanmasından vazgeçildi.

Bienalden söz etmişken 2003’te proje ve uygulamasını yaparak hayata geçirdiğimiz Cildo Meireles’in “Homeless Home” yerleştirmesi de oldukça ilginçti... Bu üründeki çalışmamız sanatçı tarafından ortaya konan kavramsal metnin, bağlamsal bir ürün olarak tasarımı, uygulaması, kente katılımı ve sökümü süreçlerini kapsıyordu. Homeless Home, dört yapıdan oluşan ve İstiklal Caddesi gibi bir yerde geçici olarak var olacak, sonra kaldırılacak bir sanat nesnesi. Ürünün hayata geçmesi konusunda görünen problemlerinin çok katmanlı ve aktörlü yapısı, kısa zamanda hayata geçme zorunluluğu, ürüne sanat nesnesinden fazla bir anlam katmanı ekliyordu. Kavramsal bir metnin belirlediği ve onu anlatan parçalanmış bir ev imgesi vardı. Belediye neredeyse yapıların boyutlarını ürünü bozma pahasına belirleyecek kadar tanımlayıcıydı. Vakıf, zaman konusunda sıkışmıştı ve sponsor da kendi ürünleriyle çözüm üretilmesini istiyordu. Yapılara elektrik, su götürülmesi lazımdı ama bunun için zemine müdahale edilmemesi şarttı. Söküldüğünde de iz bırakmaması lazımdı. Bense “Sanat nesnesi bunlara rağmen nasıl kendini ifade edilebilir?” sorusuna odaklanmıştım. Bu süreçte ortaya çıkan tüm koşullar birer tasarım verisi olarak kabul edilerek, bunların sanat nesnesi-kent bağlamı-anlam ilişkileri içinde nasıl çözülebileceği ana konuyu oluşturuyordu. Bu koşullara özgü olarak sponsorun malzemelerinin sökülüp-taşınabilir hale getirecek bir tasarım stratejisi geliştirmiştim. Başarılı bir uygulama ve söküm işlemi gerçekleşerek tüm koşulları sağlayabilen bir ürün ortaya çıkmıştı. Benim için mesleki anlamda çok önemli deneyimlerden biriydi.

Geri