E-dergi
e-dergi
Bir Mimar; ve Cephe

Mehmet Konuralp: “Estetik Kavramı Değişecek!..”




Kasım - Aralık 2006 / Sayı: 5

Mimar Mehmet Konuralp, yapay zekanın cephedeki estetik anlayışını değiştireceğini söylüyor...

Mimar Mehmet Konuralp, yapay zeka ve robotların bir süre sonra cephedeki “estetik” kavramını değiştireceğini söylüyor. “fiu anda bir uçağın estetiğini sorguluyor muyuz, böyle bir şey aklımıza geliyor mu? Doğal olarak bir uçaktan ne isteniyorsa, işlevi neyse uçağın şekli de onu yansıtıyor. Binalarda ise şu anda böyle bir yaklaşım yok. ‹şlevini yerine getirmesi yerine öncelikle güzelliği, çirkinliği tartışılıyor. Bu yanlış bir yaklaşım. Binanın işlevi neyse o yansıtılmalı” diyen ünlü mimar, diğer sahalarda gelişmiş veya gelişecek teknolojilerin de en son olarak “yapı”lara ulaştığını vurguluyor: “Boeing 747 uçuşa kalkarken her bir kanada yaklaşık 400 bin kilogram yük biner. Aerodinamik kaldıraç (Lift) bu kalkış ağırlığını kanat boyunca emerek gövdeye yönlendirir. Kanat biraz aşağı yukarı çırpınır, 28 metre konsollar 7 kN/m2 yük alarak sizi havaya taşır. Bu fenomen stressed skin dediğimiz içi petekli cidar teknolojisiyle mümkün olabilmektedir. Monocoque ve semi monocoque olarak adlandırılan bu yöntemler günümüzde ileri teknoloji yapım tercihlerinin başında geliyor. ‹çi petekle sertleştirilmiş kabuk ile monocoque veya belirli aralıklarla döşenmiş iskelet üzerine cilt kaplama (alüminyum, titanyum, fiberler, kavlar ve başka alaşımlar) yarı monocoque uygulamalar, şekillere sonsuz serbesti kazandırırken, ağırlık/performans ilişkisini de son derece düşük seviyelere indiriyor. Alüminyum, 1920’lerde Duralümin olarak ve güçlendirmek için bir miktar magnezyum ve bakır alaşımlı biçimiyle bez ve plywood’un yerini almıştı. 1936 yılında DC-Dakota yolcu uçağı bu teknoloji ile havacılıkta önemli bir çığır açmıştı. Havacılıkta başlayan bu teknoloji yollara ve denizlere inmiş; Matrai Lotus, Ferrari, Mac Laren gibi yarış arabası karoserleri bu tekniklerle o süratlere çıkabilmiş, okyanus yarış teknelerinin hemen hepsi fiber veya kavlar monocoque gövdeleriyle yüzebilmişlerdi. Jean Prouve ince metal levhaları bükme ya da baskı sistemiyle 1940-1950’lerde köşesiz rüzgar gücüne dayanıklı panel sistemleri oluşturdu. Prouve cephe teknolojisinin kilometre taşlarından birisidir. Havacılıkta ve diğer sahalarda gelişmiş ve gelişecek olan teknolojilerin en geç ulaştığı alan maalesef yapıdır. Gerçi biraz ilkel de olsa Frank Gehry’nin titanyum kaplama uyguladığı Bilbao oldukça öncü bir örnek sayılabilir. Ancak kabuk cidarı inceldikçe iç petek veya iskelet elemanlarının sıklaşmasıyla daha ince ağırlık hesapları gerektiriyor. Nitekim pek başarılı bulmasam da Gehry’nin Los Angeles Filarmoni yapısında alüminyum cidar kalın tutulmuş. ‹ç konstrüksiyon semi monocoque seyrek gibi gözüküyor. Ben elime fırsat geçtikçe bu strüktürlerden uyguluyorum. Çerkezköy’de 1994’te bir yarı monocoque perçinli alüminyum kabuklu bir saçak uygulamıştım.”

Cephelere, artık eskisi gibi dış hava koşullarıyla iç ortamı ayırma misyonunun çok ötesinde işlevler yüklendiğini belirten Mehmet Konuralp, cam teknolojisindeki ilerlemelerin cephedeki performansları da değiştirdiğini dile getiriyor: “Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü binasında uyguladığım gibi anti-solar sistemler gelişti. Cam artık sadece içeriyle dışarıyı ayıran saydam bir cephe elemanı olmaktan çıkıp, dışarıdan gelen ya da içeriden dışarıya giden etkileri kontrol altına alan çok önemli bir yapı elemanı olmaya başladı. Low-E camlar, fotovoltaik camlar, boşluk içinde argon ve benzeri gazlarla, yangın önlemleri gibi ilk nesil koyu renkli ultraviyoleyi kesen camlar kalktı. Aynı performansları tamamen şu günlerde şeffaf camlarla sağlıyoruz. Camların moleküler özellikleri gelişiyor ve cam artık akıllı bina performansının as elemanı oldu...”

Cepheyi bir sürü dekoratif malzemeyle süslemek kendine güveni olan bir yaklaşım değil!
Binanın birkaç hayati parçasından birisinin de “cephe” olduğunu söyleyen Konuralp şöyle devam ediyor: “Bir insanın cildini soyup ciltsiz yaşatmak mümkün değilse bir binanın dış etkenlerden korunmaksızın yaşaması da pek mümkün değil. Bu bir cepheden ziyade kabuk anlamına geliyor. Tabiattaki olumsuzluklara karşı binanın iç şartlarının iyi muhafaza edilmesi gerekiyor. ‹yi şartlandırılmış mekan kavramında cephenin rolü çok büyük. Arzu edildiği zaman nefes alan veya veren, ama arzu edilmediği takdirde de bunu tamamen tecrit edebilen bir örtü anlamına geliyor. Cephelerin görünümle ilgili de önemli bir rolü var. Binayı tanıtan, kimlik veren cephesidir. Ama burada bazı sapmalar var; cepheyi sadece cephe olarak adlandırıp, içindeki duruma bakmadan ya da kimliğini aksettirmeden salt estetik bir kaygının ön plana çıkarılarak yapıldığı cepheler de mevcut. Dıştan içe yönelen, kozmetik bir düzeyde kalan bu tarz cepheler bir şey ifade etmiyor. Çünkü bina ilk önce hizmetlerini ve işlevlerini yerine getirmeli ve bu işlevlerini yansıttığı karakter neyse onu aynen yansıtmalı. Yüz, bir insanda karakteri nasıl ortaya koyuyorsa, cephe de binanın karakterini ve kimliğini aksettirmeli. Cepheyi bir sürü dekoratif malzemeyle ağırlaştırmak, anlamsızlaştırmak ve süslemek kendine güveni olan bir yaklaşım değil. Palyaçonun yüzü gibi, kendini saklayarak başka bir görünümü satmakla eş değer...”

Tercihim ağır malzemelerden uzaklaşmak
“Öncelikle binanın işlevi ve beklentiler benim cephemi, kabuğumu belirliyor. Tercihim ağır malzemelerden uzaklaşmak. Fakat teknolojik ve ekonomik durum, taşı ya da ağır malzemeleri unutmamıza imkan verecek düzeye henüz ulaşmadı. Ayrıca taşın romantik bir dili ve mesajı olduğunu da unutmamak lazım. Kaynaklar da çok önemli. Ormanlarla kaplı bir bölgede, uzak bir yerden taş ithal ederek bir bina inşa etmenin ekonomik bir boyutu da var. Bulunabilirlik, lojistik, işlenebilirlik ve yerel kültür gibi kriterler var. Kırsal bölgedeki işçilerle bir asma cephe yapmaya kalkarsanız bir sene sonra o cephenin ne hale geleceğini bilmeniz lazım. Chigago’daki bir binayı Anadolu’da yerel işgücü ve olanaklarla yapamazsınız. Teknolojiyi uygulamanın kriterleri var ve yerel iş gücünün kapasitesini de göz önüne almak gerekiyor...”

Doğal malzemelerle cephe yapmanın alemi yok!
“Doğal malzemeler tükenmeye başladı ve doğayı korumak bir ahlak konusu oldu. Ahşabı olabildiğince az kullanmaya çalışıyorum. Ormanları tüketerek bina yapmanın peşinde olamam; olursam çağdışı kalırım. Ahşabın yerine alternatif malzemeler üretiliyor. Hala yoğun olarak ahşap kullanarak çağdaş mimar olamayız. Doğal ve her gün daha azalan malzemelerle cephe yapmanın alemi yok. Hatta taşı bile daha az kullanmamız lazım. Mesela artık Almanya madenlerini açmıyor. Türkiye’de ise dağ taş yontuluyor. Kınalıada’nın yarısı yok; Haydarpaşa’ya gitmiş. Sapanca’daki bazı dağların yarısı yok; TEM’e gitmiş... Türkiye’de de yapay malzemelere er geç alışılacak. Hiç olmazsa doğal kaynakları tüketmeden şimdiden yapay malzemelere alışalım. Doğal kaynaklar bittikten sonra zaten geçeceksin, başka şansın kalmayacak. Çeliğin olduğu yerde neden ahşap kullanayım?..”

Bina ve cephesi aynı anda doğmalı
“Binayı baştan cephesiyle birlikte kafamda tasarlarım. ‘Binayı bitireyim de şuna bir cephe yapıştırayım’ dediğimi hatırlamıyorum. Bina, cephesinden ayırt edilemez. Cephe kavramını cephe diye ayrı bir şey gibi düşünmek çok yanlış. Bir karakter canlandırıyorsunuz, o karakter sizin gözünüzün önünde cismani bir şekil almalı. Bir roman kahramanı yaratırken karakteriyle birlikte yüzünü, silüetini de göz önüne getirirsiniz. Bu da benzer bir şey. Komple, bir bütün olarak doğmalı. Bunun hiyerarşik bir düşüncesi yok; bu zaten mimari eğitimlerimde de vermeye çalıştığım bir duygu. Hepsi bir anda, beraber doğmalı. Mimarın beyinsel aktivitesindeki en mühim rol çok bilinmeyenli bir denklemi bir bütün olarak çözebilmek. Binanın içindeki faaliyetleri, fonksiyonları iyi izah edemediğim bir maske, cephe yapmışsam benim için çok büyük yanlış ve kayıptır. Çok hassasiyetle üzerinde durduğum bir konudur. Binanın karakterini yansıtmaya çalışırım. Tüm binalarım böyledir. Mesela Sabah Gazetesi’nin hem ‹kitelli’deki hem de Nişantaşı’ndaki binaları böyledir. Nişantaşı’ndaki şimdi otel oldu. Ama cepheye hiç dokunmadılar. Yanındaki komşularıyla iyi geçiniyor...”

17. Karayolları Bölge Müdürlüğü binası çağdaş sivil yapı örneği olarak tescillenen ilk bina
“Zincirlikuyu’daki 17. Karayolları Bölge Müdürlüğü binası çağdaş sivil yapı örneği olarak tescillenen ilk binadır ve en önemli özelliği kullanılan malzemelerin o dönemde Türkiye için çoğunun tanınmamış olmasıdır. Bu malzemeler o günlerde Avrupa için bile oldukça çağdaş malzemelerdi. Ayrıca devlete de modern bir yapıyı kabul ettirebilmiştik. Yapı ‹şleri Genel Müdürlüğü’nün tarifinin dışına çıkmıştık. Boğaziçi Köprüsü’nün modern görünümüne bir partner olmuştu. ‹lk defa ısıcam kullanmıştık. Bina yapılırken Yapı ‹şleri Genel Müdürlüğü, iki cam kullanmamı eleştirerek neden tek cam kullanmadığımı sormuştu. Camları Paşabahçe’ye yaptırmıştım. Pilkington’dan dış camları getirtmiştim. Sandoz’dan da siyah eloksal boya temin etmiştim. Fakat bu boya müteahhidin yanlış kullanımı sonucu bir süre sonra soldu. O binanın projesinde cephede alüminyum kullanmamıştım. Sadece yatay ve düşey doğramalar alüminyumdu. Ama gittiler dolguları da alüminyum yaptılar. Işıl ışıl cam olacaktı bina. Restorasyon projemde camları tekrar kullanmak istiyorum. Ama proje Anıtlar Yüksek Kurulu’nda bekliyor henüz...”

Binanın bulunduğu yerde “mutlu” gözükmesi lazım
“Beğendiklerimden mesela Çerkezköy’de yaptığım ATK var. Ünye taşı ile alüminyum kullanmıştık. Sabah Gazetesi’nin Nişantaşı’ndaki cephesi de kanımca başarılıdır. Orada bir miktar çevrenin cephe dokusundan da etkilenmiştik. O bölgede eski binaların arasında çürümüş diş gibi duran cam kaplama binalar da var. Biz böyle bir şey uygulamadık. Çünkü cephe aynı zamanda sokağın sahne dekorunu oluşturuyor, yani mizansen. Bölgede eski binaların aynısını aksettirmek, onları taklit etmek ne kadar yanlışsa, çok ters bambaşka bir şey çıkartmak da o kadar yanlış olur. Binanın bulunduğu yerde oldukça mutlu gözükmesi lazım...”

Geri