E-dergi
e-dergi
Bir Mimar; ve Cephe

Prof. Doğan Kuban




Ocak - Şubat 2007 / Sayı: 6

Restorasyonun, öncelikle özel ve pahalı bir çalışma olduğunun kabul edilmesi gerektiğini savunan Prof. Doğan Kuban, Türkiye’de restorasyon alanında uzmanlaşmış önemli mimarların bulunduğunu fakat politik ortam ile örgütlenmenin özenli ve iyi çalışmalara imkan vermediğini vurguluyor...


Ülkemizin ilk ve en önemli mimarlık tarihçilerinden olan Prof. Doğan Kuban, Türkiye’de restorasyon konusundaki tek kıstasın “ucuzluk” olduğunu söylüyor. “Restorasyon çalışmalarını en ucuz yapana veriyorlar. En ucuz yapan ise en kötü yapacak demektir. Bu konuda uzmanlaşmış, özenli çalışan mimarlarımız da var. Fakat politik ortam, örgütlenme ve belediyelerin yapılanması buna imkan vermiyor” diyen Kuban, restorasyonun, öncelikle özel ve pahalı bir çalışma olduğu kabul edildiği takdirde iyi uygulamalar yapılabileceğini vurguluyor. Kendisini olumsuz anlamda sarsan bir sürü restorasyon uygulaması olduğunu dile getiren Kuban, özellikle Anadolu’da yapılanların çoğunun içler acısı olduğunu söylüyor.

Her mimarın restorasyon yapamayacağını vurgulayan Prof. Doğan Kuban, bu konuda da şunları söylüyor: “Restorasyon karmaşık bir olay. Bazı binaların yaşaması için değişmesi gerekir. Değişiklik yapılmazsa yaşayamaz. Değişiklik yapılmadığı takdirde de o mekanda kimse yaşayamayabilir. Dolayısıyla orada sadece restoratörlük yetmez; yetenekli bir mimar da olmak gerekir. Restoratörlerin ise çoğu yetenekli mimar değil. Yetenekli mimarların da çoğu restorasyonu ya da mimarlık tarihini bilmiyor. fiehrin parçaları olan çeşitli yapıları, fabrikaları, eski binaları ve mektepleri restore etmek başka, Süleymaniye Camii’ni restore etmek başka. Birine dokunmayacaksın, aldığın her şeyi yerine koyacaksın, saklayacaksın; diğerine ise müdahale edeceksin ki yaşasın. İkisi arasındaki denge çok önemli. Bunları yetişmiş insanlar yapabilir...”

Restorasyon Türk kültüründe yer edinmemiş
“Restorasyon çok teknik bir konu. Restorasyon estetik, kültürel değeri olan bir olgunun, özelliklerinin korunarak tamir edilmesi demek. Korunacak özellikleri düşünmek lazım. Her yapıt tam anlamıyla korunamaz. Yapının her yeri çok önemli değildir; her noktada yeniden karar verilir. Kararda esas olan şey toplumun, ‘değeri olan şeyi korumam gerekir’ düşüncesine sahip olması. Bunun gelişmesi için, mimarlık tarihi ve sanat tarihi bilincinin de gelişmesi şart. Yani halk ‘bunun korunmasını isteyeceğim’ diyecek. Halk sahip çıkmadıkça, politikacı da sahip çıkmaz. Restorasyon konusu Türk kültüründe yer tutmuş bir olgu değil. Kendi tarihimizi doğru düzgün bilmiyoruz. Önce tarihini bilecek ve seveceksin. Sevdiğin için korumak isteyeceksin. Ondan sonra korumanın yöntemlerini inceleyeceksin. Bugün şehirleşen insanın şehirden haberi yok, şehirli değil. fiehrin tarihini ve kendi tarihini bilmiyor. Bu adamlar aynı zamanda politikacı. Onların uygun yasa çıkarması, uygun koşullar yaratması gerçekleşmedi. Onun için restorasyonlar kötü yapılıyor. Türkiye ekonomisinin ana problemi arsa yağması ve yapı spekülasyonudur. Herkes petrolden para kazandı, biz de toprak yağmasından para kazandık. Türkiye inşa edilmemiş bir memleket. ‹nşa edilmemiş bir memleketin en önemli sorunu inşa etmektir. ‹stanbul on beş milyon oldu. Büyük bir nüfus hareketi var. Bu kadar nüfus hareketine karşı bir takım şeyler yapılıyor ama arkadan takip ediyor. Köylü de kentlileşemiyor. Okuma yazması bile yarım yamalak olan köylüyü kentlileştiremiyorsunuz. Sonunda ne köylü oluyor ne şehirli. Her taraf kutu kutu bina dolu. Binaların çoğu alt yapısız. fiehirler altyapıyla birlikte düşünülmüyor, planlanmıyor. Önce bina yapılıyor, sonra yol geliyor, kanalizasyon açılıyor. Böyle olunca, para getirdiği için tabii topraksız köylü, buraya gelip, politikacılarla ya da mafyayla işbirliği yapıp, oy karşılığı ucuz ya da bedava arsayı elde etmeye başlıyor. Bunun önüne geçecek hiçbir şey yok. Birisi oy almak istiyor, diğeri ev sahibi olmak istiyor. Bu ikisi çok iyi örtüştü ve Türkiye’yi kötü durumlara soktu...”

“Bazen güzel şeyler de ortaya çıkıyor. Binlerce bina yapılıyor. Doğal olarak içlerinde de bir iki tane güzel bina olabilir. ‹yi restorasyon örnekleri de var. Fakat Türkiye’de felsefe olmadığı için eleştiri kavramı ve kavramsal düşünce de pek gelişmedi. Az gelişmiş bir toplumda eleştiri yaptığın zaman küfür etmiş sayılıyorsun. Eleştiriyi henüz Türk toplumu ne anlıyor ne de hazmediyor. Eleştiri olmayınca bir yapının insanla ilişkisini de anlayamıyoruz...”

Primadonnalardan bahsetmek çok saçma
“İstanbul’da insanların yarısı kaçak, yüzde 95’i de kötü binalarda yaşıyor. Ama biz hep iyi binalarda yaşadığını farz ettiğimiz yüzde beşten bahsediyoruz. Geri kalanlar nerede yaşıyor, onların yaşamları ne zaman değişecek? Artık mimari söylemin bunu içermesi gerekir. Devamlı üstün yapılardan, primadonnalardan bahsetmek saçma. Çoğunluğun yaşadığı mekanları nasıl adam edebiliriz sorusuna cevap aranmalı. Çirkin koşullarda yaşayan insanların hayatına bir mimar olarak ışık getirmek gerekiyor...”

İstanbul’un sorunu köprülerle çözülemez
“İstanbul’a egemen olan kültür, şehrin yarattığı sorunların yanıtlarını verecek güçte değil. fiehir hep geride kalıyor, sorunlar yığılıyor. ‹nsanlara krediyle ucuza otomobil satılıyor ve trafik felç oluyor. ‹stanbul’un iki yüz kilometrelik kıyısı var. Bu kıyı ve deniz maalesef kullanılmıyor. Denizi, şehrin ana ulaşım sistemine entegre etmedikçe sorunlar çözülemez. 250 kilometre uzunluğunda bir metro ağına ihtiyacımız var. O metroyu yaratmadıkça, ‹stanbul’un sorunu köprülerle, yol genişletmelerle çözülemez.”

İnsanın kutu gibi bir evde 18. katta oturmasını anlayamıyorum!
“Son dönemde kutu kutu evler yapılmaya başlandı. Ben hiç böyle bir evde yaşamadım. Aklım da ermiyor. Bir insanın kutu gibi bir evde 18. katta oturmasını anlayamıyorum. New York ya da Tokyo’da bu olabilir. Oralarda zaten başka şansın yok. Bu yapılar pis bir toprak spekülasyonu sonucunda yaratılıyor. Amerika üç tane bomba icat etti. Birisi atom bombası, birisi otomobil, birisi de gökdelen. Bunlar oldukça insanlar mutlu, şehirler şehir olamazlar. Yüksek binalar insanların mutlu yaşaması için değil de teknolojinin insan hayatına soktuğu, arkasındaki mekanizmanın para kazanmaya dayandığı bir sistem. Süreç içinde oluşmuş bir durum. ‹nsanlar bundan vazgeçecekler. Zenginler gökdelenlerde yaşamıyor. Bugünkü teknoloji ve iletişim olanaklarıyla dağ başında da işlerini devam ettirebilirsin. Tabiattan kopmuş bir insanın mutlu olması söz konusu değil. Dolayısıyla bugünkü iletişim koşullarında, 19. yüzyıldan kalan aptal sanayi yoğunlaşmasının içinde yaşamak saçma bir şey. Yüksek yapıya karşı olduğum kadar otomobile de karşıyım. Otomobil, dünyadaki en aptal şey bence...”

“Türkiye’de planlama yok; çünkü plan yapacak adam iş başına getirilmiyor. Önce yağma geliyor sonra plan. Yağmayla plan yan yana olmaz. Çoğu kaçak olan 15 milyonluk bir şehrin planı olur mu?.. Yüzde 60’ı kaçak olan bir yerde belediyeden söz edilebilir mi?.. Bir tarafta güzel bir vapur, güzel bir park, bir iki tane güzel zengin evi... Bu kadar kötü şeyin içinde bunlar da doğal olarak olur. Ama eve gitmek için iki buçuk saati trafikte harcıyoruz. Kimse bunun hesabını yapmıyor. Bu sorunlar bu adamların kabahati değil. ‹stanbul Büyükşehir Belediyesi, ‘şehri lüks bir Osmanlı şehri yapacağım’ diyor. Bunun koruma fikriyle bir ilgisi yok. Olmayan binayı icat ederek yeniden konak yapmak gibi komik şeyler yapılıyor. Zaten şehirdeki zenginlerin ‹stanbul içindeki konaklarda oturmaları söz konusu değil. Arabalarını nereye koyacaklar, çocuklarını nerede okutacaklar?.. Dolayısıyla Türkiye’de planlama da restorasyon da kolay yapılamaz. Tek yapılar dışında şehir strüktürüyle de ilgili bir koruma yok. ‹stanbul Teknik Üniversitesi ile Safranbolu Belediyesi bir araya gelip Safranbolu projesi hazırlamıştık. Orası bir ölçüde korunabildi. Fakat onun dışında büyük şehirlerde sistematik olarak hiçbir şey korunamadı. 1970’lerde ‹stanbul’un koruma planını yaptım, kocaman rapor yazdım. O zamanlar korunmasını istediğimiz mahalleler yok oldu. Tasdikli planlar bile yok oldu. Kendimizle alay ediyoruz aslında. Kültürü olmayan bir toplumda eski eser koruması diye bir şey söz konusu olamaz. Yani dünya yaptığı için biz de yapıyoruz. Turizm yapıyoruz, gökdelen yapıyoruz, uçak yapıyoruz... Ama hepsi “mış” gibi...”

Divriği Ulu Camii dünyada eşi olmayan bir yapı
“Mimarlık tarihi açısından Türk dönemi içinde yapılmış önemli eserlere sahibiz. Bunlardan birisi Selimiye Camii diğeri de Divriği Ulu Camii. Divriği Ulu Camii Türkiye’de ve dünyada eşi olmayan bir yapı. Olağanüstü bir dünya mirası. Yaklaşık dokuz yüz sene önce yapılmış. Dış dekorasyonu çok üstün. Hürremşah’ın yaptığı o binanın Osmanlı mimarisinde, Ermeni mimarisinde ve ‹slam mimarisinde bir benzeri yok. Onu bir heykel gibi sonsuza dek korumak gerekiyor ama yok oluyor. Dokunmamak lazım. Dış dekorasyonu benzersiz. Bu dekorasyon taş olduğu için eriyor. Cami müzeye kaldırılabilir. Yerine de bir kopyası konulabilir. Ama en kolayı yerinde korumak. Hava etkilerine açık olduğu için ne yapsak faydası yok. ‹ncecik bir işlemesi, oyması var. ‹çine kar suyu giriyor, don oluyor ve çatlıyor. Taş kirleniyor. Üzerinin örtülmesini önerdim; özel bir yasa çıkması gerekiyor. Yasa teklifi verildi, hükümet kabul etmedi. Kırk yıldır uğraşıyorum ama kültürsüzlüğün duvarına çarpıyorum...”

Geri