E-dergi
e-dergi
Bir Mimar; ve Cephe

Mimar ve Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Oktay Ekinci: “Malzeme, Ayıpları Örten Bir Araç Olarak Kullanılmamalı!”




Mayıs - Haziran 2007 / Sayı: 8

Çağdaş malzemelerin mimari ayıpları örten bir araç olarak kullanılmaması gerektiğini vurgulayan Mimar ve Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Oktay Ekinci, cepheye ilişkin de "Binanın içi kullananın; dışı ise toplumundur" diyor. Ekinci’nin cephe, mimari ve kültüre yönelik görüşlerinden bazı satır başları...

“Cephenin topluma dönük bir karakteri vardır ve iç mekandan farklı olan en önemli özelliği toplumla buluşmasıdır. Binanın içi kullananın; dışı ise herkesindir. Toplumun cepheler hakkında yorumda bulunma, hatta beğenip beğenmeme hakkı vardır. Çünkü cepheden en çok etkilenen binanın kullanıcısı değil, toplumdur. Mimarın da bu hakkı teslim etmesi gerekir.”

“Fransa Mimarlık Yasası’nda, mimarlığın ‘Çevreye Uyumlu Katılım Sanatı’ olduğu vurgulanıyor.  Bir yapı yapmak, onu bulunduğu çevreye katmak demektir. O çevreyle olan ilişkisinin uyumlu olması ve o çevreye uyumlu katılması gerekir. Fransız Mimarlık Yasası’nın bir numaralı kuralı ve amacı budur. Hatta bu yasa, uyumlu katılımın kamu yararına olduğunu da vurgular. Buradaki kamu yararı demek genel anlamda bir kamu yararıdır. Bu yarar, Türkiye’deki gibi kamu yararına deniz kıyısında beş yıldızlı otel yapma anlayışını çağrıştıran kamu yararı kavramı değildir. Fransız yasasındaki vurgulama, o ülkede üretilen yapıların özellikle cepheleri ve kütleleri, mimari kimlikleri ile hangi çevreye eklemleniyorlarsa, orayla olan ilişkilerinin doğru kurulması için bir yönlendirici, özendirici bir yasa hükmü halindedir. İngiltere’de daha radikal bir uygulama mevcut. Özellikle koruma alanları çok geniştir. Bu alanlarda bir yapı yapılmak istenildiği zaman yapının projesi belediye tarafından halkın görebileceği bir yerde, maketleriyle birlikte üç hafta boyunca ilan edilir. Bu süreç içerisinde halk projeyi inceler ve bir anketle görüşlerini belediyeye bildirir. Belediye de o binaya izin verip vermeyeceğine yönelik kararını oluştururken, ilgili diğer teknik yönetmeliklerin yanı sıra halkın eğilimini de dikkate almak mecburiyetindedir. Bir başka örnek Prag... Dünyanın en iyi korunan kentlerinden Prag’ın 120 yıllık bir imar tüzüğü var. Bu tüzükte ‘Her kim ki Prag’a bir yapı ilave etmek ister, o yapısıyla Prag’ı daha da güzelleştireceğini ilgili kurumlara kanıtlamak mecburiyetindedir. Aksi halde o yapıyı Prag’a ekleyemez’ diye bir madde vardır. Benzer şekilde 700 maddelik Amsterdam İmar Tüzüğü’nün ilk maddesinde de belediye sınırları içerisinde herhangi bir yeni yapı yapılmaması bildirilir. Geri kalan maddeler ise hangi koşullarda bir yapının yapılabileceği üzerinedir. Tüzükte kapı tokmağına kadar her şey tanımlıdır.”

Avrupa, “kimliksiz” kalmamızı mı istiyor?..
“Avrupa’da mimarlık politikasının ve önceliklerinin belirlenmesi için çalışan Avrupa Mimarlar Konseyi’nin hazırladığı Beyaz Kitap’ta vurgulanan unsurlardan birisi de tarihi Avrupa kentlerindeki mimari mirasın korunmasının yanı sıra çağdaş mimarlık ile eski mimari arasındaki uyumun sağlanması gerektiğidir. Konsey Beyaz Kitap’ta açıkça şununla övünüyor: ‘Kentlerimizdeki kimlikli peyzajları, yüzlerce yıldır ödün verilmeden uygulanan cephe denetimine borçluyuz...’ Avrupa’da en önemli konulardan birisi işte budur. Parantez açarak söyleyeyim ki AB'nin onca üyelik kriteri arasında, Türkiye'deki bu sorunu da saymaması bana ilginç geliyor ve kuşku yaratıyor. Oysa Bulgaristan'ın üyeliğinde kentsel estetik önemli koşullar arasındaydı ve AB kredileriyle tüm Bulgaristan kentlerinde cephe restorasyonları ve yenilemeler gerçekleştirildi. Kuşku duymamın nedeni ise şu: Acaba Avrupa, bizim kimliksiz kalmamızı mı istiyor?..”

Mimarlık topluma ait bir kültürdür
“Mimari, toplumun kültür altyapısının yansımasıdır. Mimarlık aslında sadece mimarlara ait bir kültür değil, topluma ait bir kültürdür. Hatta bir çok mimarda bile mimarlık kültürü olmayabilir. Çünkü toplumların bir kültürü olur; mekan kültürü olur, yaşama kültürü olur ve buna bağlı olarak mimari kültür oluşur. Mimarlar, bu kültürün vücut bulmasına, tasarlanmasına, binaya dönüşmesine katkı sağlarlar; fakat aslolan toplumun kültürüdür. Anadolu’daki bölgeden bölgeye değişiklik gösteren ve insanı kucaklayan geleneksel sivil mimariye baktığımızda, onların tümünün toplumsal beğeni ve yaşam tarzının ürünleri olduğunu görürüz. Örneğin insanlar keyifle yaşayabilmek için güneşli bölgelerde, gölgelikli mekanlarını çoğaltmışlar; soğuktan korunabilmek için kalın duvarlı taş yapılar yapmışlar. Sokaklar gölge olsun diye geniş saçaklıklı yapıların çevrelediği dar sokaklı yerleşim yerleri inşa etmişler. Sokakla bütünleşmek için de cumbayı yaratmışlar. Safranbolu’da ‘Kim geldi penceresi’ diye tabir edilen bir pencere ortaya çıkmıştır. Kapı çaldığı zaman kimin geldiği görülür. Yukarı Fırat Havzası’nda kapı tokmakları kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı tasarlanmış. Kadın geldiği zaman tık sesi çıkaran tokmağı çalar, erkek geldiği zaman tok sesi veren tokmağı çalar. Böylece içerideki insan, kadın mı gelmiş erkek mi gelmiş anlar. Ayrıca o tokmakların zarif işlemeleri konuğa gösterilen saygının da bir göstergesidir. Böyle sayısız örneği alt alta koyduğunuz zaman, bunların mimarlığın icadı olmadığını görürsünüz. Bu zengin kültür, mimarlığın yarattığı bir şey değildir. Bu kültür toplumun yarattığı, yaşamın içinden çıkan mimari değerlerdir. Enfes yöre yemeklerinin mucitleri nasıl ki usta aşçılar değil de kuşaktan kuşağa mutfak kültürünü geliştiren halkın birikimleriyse, aynı durum mimarlık için de geçerlidir. Aşçı tabii ki bunu en iyi yapandır ve mimar da tabii ki en iyi yaşama geçirendir...”

Mimarinin dayanakları değişti!
“Yakın zamana kadar toplumun yaşama kültürü mimariye yansıyor ve mimariyi belirliyordu. Evler yaşamla bütünleşmişti. Hatta eskiden ev satmak ayıptı; ev satılmazdı ve her ev mutlaka kullanmak için, kullanacak olanın yaşama kültürüne ve istemlerine, tabi ki olanakları da gözetilerek yapılırdı. Fakat son dönemde mimarinin dayanakları değişti. Mimariyi artık pazarlama, arsa rantı ve satış belirliyor. Evler kullanıcısı belli olmadan, satılmak için tasarlanıyor. Bu iki anlayış arasında dağlar kadar fark var. Satmak için tasarlanan evler birbirlerine benzemeye başladı ve insanlar ortak bir ev kültürüne mahkum edildi. Apartman daireleri aynı tip. Bu pazarlama unsurundan dolayı kimsenin alternatifini düşünmediği bir plan tipi, herkesin ev anlayışı haline geldi. Özellikle 1960’lardan sonra geleneksel evlerin yıkılarak kat karşılığı apartman yapılması yaygınlaştı. Dolayısıyla insanların eski evi yıkarak zenginleştiği, eski ev yıkmanın bir zenginleşme nedeni haline geldiği, tarihten vazgeçerek zenginleşmenin mümkün olabildiği bir düzen içerisinde yaşanmaya başlanılan bir sürece girildi. Bugün sahip olduğu ev, eski eser olarak tescillenmiş insanlar ağlıyor. Kültürel eserin yıkılıp yerine apartman yapılmasına izin verildiği zaman da sevincinden havalara uçuyor. Yani tarihi yok edince dünyalara sahip oluyor; korursa yoksul kalabiliyor. Kültürel yozlaşma da işte bu gibi kaynaklardan besleniyor...”

Piyasa ile imar arasındaki ilişki tasarıma yansıyor...
“Bazı belediyelerin, yapıların dış cephelerinde daha uyumlu bir mimari aramaları haklı nedenlere dayanıyor. Modernleşme adına tarihle bağlarını kopartan ve plansız kentleşmenin ranta dönük arsa normlarıyla ortaya çıkan mimari bu nedenlerle çirkinleşmiştir. Çirkinliğin  birinci unsuru zaten mimarı olmayan kaçak yapılaşma. Mimar eli değmeyen kaçak yapılar tabii ki çirkinliğin temel nedenlerinden birisi. Bir başka neden de yapıların yine tek tip apartman şeklinde tasarlanarak inşa edilmesini zorlayan imar ve piyasa kuralları. Piyasa ile imar arasındaki ilişki tasarıma yansıyor. Dolayısıyla birbirine benzeyen, tek tip apartmanlarla bu çirkinlik, kaçak olmayan kesimle de devam ediyor. Kaçak olanla kaçak olmayan kesim arasındaki fark, birinin çarpık bir çirkinlik göstermesi; kaçak olmayanların da cetvelle çizilmiş düzgün bir çirkinlik göstermesidir. Kimliksizdirler, tarihle gelecek arasında bir ilişki kuracak bir tasarıma sahip değillerdir. Ancak bunlar arasında mimarın gerçekten sanat birikimini, çevreyle uyum kaygılarını ve estetik kimlik arayışlarını, tasarladığı cepheye aktardığı örnekler de var. Fakat bu örnekler çirkin çoğunluk arasında kaybolup gidiyor...”

Bazı belediye başkanları, ideolojik görüşleri ile mimari konsept arasında ilişki kurma hevesindeler
“Kentlerinin kimlikli yapılaşmasını isteyen bazı belediye başkanları kendilerine verilen yetkileri kullanarak cephe denetimi çabası içine giriyorlar. İyi niyetle bakıldığı zaman bu çabanın yanlış bir çaba olduğunu söylemek mümkün değil. Keşke böyle bir çaba altmış yıl önce başlasaydı ve yasal kuralları daha oturmuş ve gelişkin olsaydı. Fakat bu çaba içerisinde, olmaması gereken eğilimler de ortaya çıkıyor. Bunlardan birincisi, belediye başkanının ideolojik görüşü ile mimari konsept arasında ilişki kurma hevesi. Örneğin Ankara Keçiören Belediyesi... Hiçbir zaman Selçuklu ya da Osmanlı uygarlığına sahip çıkmak, geliştirdikleri mimari stili bugün de uygulamak anlamında ele alınmamalıdır. Önemli olan, Selçuklu veya Osmanlı’nın, kendi mimari kimliklerini geliştirirken önceki uygarlıklardan nasıl yararlandıklarını görebilmek; ustalığı, aklı ve birikimleri nasıl yoğurduklarını kavrayabilmek ve oradaki gelişmişliği sürdürebilmektir. Ama baktığımız zaman bir Selçuklu kemeri, bir Osmanlı kubbesi, Osmanlı penceresi ve benzeri isteklerle aslında ideolojik anlamdaki geçmişe öykünme ile mimari geçmişe öykünme arasında bir paralellik kuruluyor. Bu tutumlar birkaç açıdan kabul edilemez. Örneğin Nazi Almanyası’nda da Nazi düşüncesinin görkemli ve üstün ırka ait bir düşünce olduğunu kanıtlamak için, bunu çağrıştırmaya uygun bir mimari tarz geliştirilmişti.”

Tarihi kent dokusunu korumak hiç önemsenmiyor
“Tarihsel süreçte de saray ve şato gibi büyük anıtsal yapılar hep olmuştur. Ama sivil mimari ve buna bağlı kent dokusunda bu tür iddialar sadece ev sahibinin varsıl ya da varsıl olmayan kesimlerden gelme durumlarına göre az çok farklılıklar göstermiştir. Ama genelde hep yaşamın içerisinden gelen ayrıntıları, yaşamın içinden gelen özellikleri barındırırlar. Ankara’nın kendine has çok önemli bir yöresel mimari karakteri var. Bu yöresel karakter Ankara Kaleiçi etrafından yayılan sivil mimarlık örneklerinde son derece zengin. Tarihiyle onur duyanların ve bunları politikalarına yansıtmak isteyenlerin yapması gereken ilk şey, öncelikle Ankara Kaleiçi’ndeki tarihi Ankara evlerini kurtarmaktır. O dokuyu kurtarmak, oraları yaşanan, çağdaş yerler haline getirmek gerekiyor. Bunu yapmayıp, sayısız evin yok oluşunu umarsızca seyredip de yeni yapılan evlerde Selçuklu kemeri, Osmanlı kubbesi aramak kadar saçmalık dünyanın hiçbir ülkesinde yok. Tarihi kent dokusunu korumak ve bu alanları kimlikli bir kentin yaşayan bölgeleri haline getirmek hiç önemsenmiyor. Binaların pencerelerinin ille de bir Selçuklu penceresi olması istenilmemeli. O bina zaten yoğun ve yüksek kütle yapısıyla kent dokusuna bir hançer gibi girmişse; ya da benzer azmanlıktaki komşu binalarıyla kenti taş ve beton yığınına çevirmişse; üstelik buna yine o ‘muhafazakar’ belediye yönetimi ön ayak olmuş ya da sürdürüyorsa, aynı binaların pencereleri kemerli olsa ne olur; düz olsa ne işe yarar? Bu saçmalık, herhalde o belediyeyi yönetenlerin dünya ve kültür görüşleri arasındaki ilişkinin zayıflığından kaynaklanıyor...”

Malzeme, mimari ayıpları örten bir araç olarak kullanılmamalı
“Malzeme, yapısal hataları gizlemek için kullanılmamalı. Mimarlıkta malzeme mutlaka fonksiyonel kullanılmalı. Gerek mekanla, gerek kurguyla, gerekse tasarımla ilişkisi son derece akılcı olmalıdır. Bu devam ettirildiği takdirde tasarımı, planlaması veya kurgulaması çok başarılı olmayan bir takım yapıların malzemeyle ayıplarının örtülüp pazarlanmasına da engel olmuş oluruz. Çağdaş malzemenin mimari ayıpları örten bir araç olarak kullanılmasına karşıyım. Çağdaş malzeme üreten firmaların da buna alet olmamasını istiyorum. Hatta bu konuyla mücadele etmeliler. Çünkü ürettikleri malzeme, tarihsel birikimden yaratılan sentezlerdir. Çağdaş teknoloji ile tarihten gelen deneyimlerin oluşturduğu bu sentez kötü niyetlere alet edilmemeli.”

Türkiye’de tavuk kümesleri bile betonarme yapılıyor
“Türkiye’de betonarme çok abartılıyor. Betonarmenin anavatanı Fransa’da dahi betonarme yapıların toplam yapılara oranı yüzde elliyi ancak geçiyor. Türkiye’de ise tavuk kümesleri bile betonarme yapılıyor. Betonarme tabii ki önemli imkanlar veriyor. Ama yapının yöresel özellikler taşıyabilmesi için yöre malzemelerinin de kullanılması gerekiyor. İki katlı bir yapı pekala ahşap karkas ya da yığma taş veya tuğla duvarlı sistemle yapılabilir. Amerika’da ahşap karkas sistemler yaygınlaşıyor ve buna karşılık ormanlar da azalmak yerine daha da artıyor. Ağaç tarımı yapılarak kesilen ağaçların yerine yüzlerce ağaç dikiliyor. Ahşabın mimaride kullanılmasıyla ormanların daha da azalacağı şeklindeki korkumuz artık kalmamalı. Bir taraftan orman tarımı yapıp bir taraftan da ahşap malzemenin mimaride kullanılmasını teşvik etmek gerekiyor...”

“Betonarmeye olan tutsaklığımızı gözden geçirmemiz lazım. Türkiye’de denetim kültürünün olmaması ve betonarme karkasa bu kadar kendimizi teslim etmiş olmamız bence felaketlerin en büyük nedenidir. Çünkü betonarme, uzmanlık denetimi olmadığı zaman ölümcül bir tuzak; ve yanlış yapıldığı ne yazık ki ancak depremde anlaşılıyor. Hatta son zamanlarda sıkça örneğini gördüğümüz gibi depremi bile beklemiyor; çöküyor. Ancak çökünceye kadar da sanki sağlammış hissi vererek kullanılabiliyor. Oysa geleneksel yapı sistemlerinde, tekniğine aykırı inşaat yapılamaz. Duvar daha yükselmeden bel verir, eğilir; ahşap karkas daha tamamlanmadan yamulur. Yani yanlış yapım inşaat sırasında anlaşılır. Yapı bitip de ayakta durduğunda ise uygulama doğru yapılmış demektir. Bu nedenle örneğin eski ustalar, ‘ahşap yapı kendisini taşıyorsa, herkesi taşır’ derler. Bunu betonarme için söyleyemeyiz...”

Geri