E-dergi
e-dergi

Haydar Karabey


Eylül - Ekim 2007 / Sayı: 10

Mimar Haydar Karabey, “Teknolojinin ve malzemelerin gelişimi zaman zaman çok gürültülü ve geveze cepheler yaratılmasına neden oluyor” diyor.
  • Cephe vasıtasıyla söylenen sözün çok olmasından ziyade uyumu ve gücü önemli
  • Çatı ve cephe birlikteliği gelişecek
  • Cephe bir yük olmaktan çıkartılmalı
  • Malzeme temin eden firmalardan biraz çapraşık bir uygulama istediğiniz zaman kıyametler kopuyor
  • Malzeme üreticilerinin tasarımcıyı rahatlatması gerekiyor
  • Bazı ünlü firmalar taşeronları aracılığıyla rezil oluyorlar
  • Firmalar, mimarlara devamlı kataloglar yollamak yerine detayları, çözümleri içeren pragmatik yayınlar çıkarmalılar
  • Kentler hassastır
  • Dünyada çok rahat kullanılan bir sürü teknoloji ve malzemeyi kullanamıyoruz.
“Cepheyi, bir işlevi barındıran kabuğun dış dünyayla kurduğu bir ilişki düzlemi olarak düşündüğümden, genelde cephe değil de arayüz kavramını kullanmayı benimsiyorum. İçerisi ve dışarısı arasındaki ilişkileri anlatması bakımından arayüz kavramı daha uygun. Kentsel mekanda bu arayüzlerin birbirlerine eklemlenmesi bir film şeridi oluşturuyor. Yapıların birbirleriyle uyumları ya da kentteki eklemlenmeleri, o kenti biraz daha okunaklı ve şık yapıyor. Arayüzün bir başka özelliği de arkasındaki işlevleri ve ilişkileri gizleyebilmesi ya da açığa çıkarabilmesi; bir söz söyleyebilmesi... Mesela plazalar, yansıtıcı camlarla arkalarındaki dünyayı gizlerler. Ya da eski İstanbul sokaklarında küçük pencereli, kafesli binalar da içerideki dünyayı saklayarak bir mahremiyet bölgesi oluştururlar. Fakat diğer taraftan bazı yapılarda saydamlık tercih edilir. Kendisini dışarıya iyi vurur, iyi ifade eder...”

“Mimarlıkta bir takım anlatım yöntemleri vardır. Bazı binalar asık suratlıdır; ‘sizi sevmiyorum’ ya da ‘komşumu sevmiyorum’ der. Ayrıca fazla takıp takıştırılmış binalarda rüküşleşme ya da gevezeleşme de olabilir. Dolayısıyla cephe vasıtasıyla söylenen sözün çok olmasından ziyade uyumu ve gücü önemli. Teknolojinin ve malzemelerin gelişimi zaman zaman çok gürültülü ve geveze cepheler yaratılmasına da neden oluyor. Mesela Anadolu’da doğa içinde sakin bir yerde eflatun renkte koskocaman bina görebiliyorsunuz. Eflatun bir çığlık atıyor, uzaydan gelmiş gibi... Neden eflatun olduğunu anlayamıyorsunuz. Arayüzün hem işlevsel hem de bir mesaj verme görevi var...”

“Mekanı çevreleyen kabuk”
“Günümüzde ‘kabuk’ farklı bir anlam kazanıyor. Eskiden malzeme olarak neredeyse sadece çamurla bir yapı tamamlanıyordu. Bugünlerde ise bir sürü malzeme piyasaya çıktı. Zaman geçtikçe mekanı çevreleyen kabuktan bahsedilecek. Belki de yüz sene sonra büyük kabukların içinde yaşıyor olacağız. Yer yer, çatı ve cephede aynı malzemelerin kullanılabileceğini tahmin ediyorum. İkisi arasındaki uyum ve süreklilik önemli. Bu kabuğun, örtünün bir bütünlük arz edeceğini düşünebiliriz. Cephe malzemesi çatı malzemesi de olabilecek. Bu çatı ve cephe birlikteliğinin yavaş yavaş gelişeceğini tahmin ediyorum. Mesela kiremit zaman içinde ortadan kalkabilir. Ya da bazı geleneksel yapı malzemelerinin çağdaşlaşarak yaşamlarını sürdürebileceklerini düşünüyorum. Örneğin kil kiremit, metal kiremide ya da shingle’a dönüştü. Ya da bazı geleneksel malzemeler sadece geleneksel bölgelerde kullanılabilecekler...”

Cephenin çağdaş teknolojiyle kurgulanacağı bir dönemin gelmesini bekliyorum
“Aslında kabuğun mimarlar açısından iyi bir tarafı var. Eğer kabuk ayakta tutulabiliyorsa içindeki yaşam da çok esnekleşebiliyor ve rahatlayabiliyor. Türkiye çok dinamik bir ülke. Binalar çok sık işlev değiştirebiliyorlar. Ofis binaları bir gazete binasına ya da bir otele dönüştürülebiliyor. Mesela Levent evlerine kebapçı, banka ya da anaokulu gibi işlevler yükleniyor. Eğer bu binalar basit kabuklar olmuş olsaydı, bunun içinde daha rahat hareket edilebilir, kolay dönüştürülebilirlerdi. Dolayısıyla ben cephenin çağdaş teknoloji ve malzemelerle kurgulanacağı bir dönemin gelmesini bekliyorum...”

Cepheyi yük olmaktan çıkarmalıyız!..
“Diğer yandan çatı ve cepheyi bir yük olmaktan çıkarmamız gerekiyor. Öncelikle dönüştürülebilir ve sökülür, takılır malzemeler kullanılmalı. Yani yıkıldığı zaman toz, toprak ve moloz yaratan malzemelerden kaçınmalıyız. Ayrıca doğal enerji kaynaklarından da yararlanılmalı. Türkiye güneş enerjisini kullanabilme konusunda oldukça avantajlı. Türkiye’nin çatıları güneş enerjisini doğru kullanırsa, belki bütün Türkiye’ye yetecek kadar enerji üretebilir. Biz yaptığımız yapılarda bunu test ediyoruz. Zaten bu bir süre sonra bir dayatma olarak karşımıza çıkacak. Ayrıca eskiden bütün evlerin sarnıçları vardı. Türkiye’de metrekareye ortalama 400 milimetre yağmur düşüyor. Yüz metrekarelik bir çatıda biriktirilebilen su belki bir bahçenin iki aylık ihtiyacını karşılayabilir. Bu tip sistemler geliştirilebilir. Suyu ve güneş enerjisini verimli kullanır hale getirmemiz gerekiyor. Cephelerden de enerji üretebiliriz. Hiçbir şey yapılamıyorsa yeşil çatılar yapılabilir...”

Çapraşık bir uygulama istediğinizde kıyametler kopuyor
“Malzemeler çok çeşitlendi. Bir sürü firma çok farklı malzemeler getiriyorlar ve bunları iyi uyguladıklarını iddia ediyorlar. Fakat biraz çapraşık bir uygulama istediğiniz zaman kıyametler kopuyor. Biri diğerinin ucunu tutmuyor, iyi oturmuyor, detaylar bütünleşemiyor, koordine etmek için akla karayı seçiyoruz. Sonuçta bildiğimiz klasik malzemelerle kaplamaya çalışıyoruz. Sadece malzemeyi getirmek yetmiyor. Personel, teknik adam, uygulama ekibi de çok önemli. Malzeme üreticilerinin tasarımcıyı rahatlatması gerekiyor. Malzemeyle ilgili problemleri kolay çözebilmeleri, detayları doğru oluşturabilmeleri şart...”

Ünlü firmalar taşeronları aracılığıyla rezil oluyorlar
“Tasarımcılar dünyada üretici firmaları iterler. Firmalar, mimarların yardımıyla patent oluştururlar, yeni ürün ve çözümler için patent alırlar. Türkiye’de ise dünyada çok rahat kullanılan bir sürü teknolojiyi ve malzemeyi kullanamıyoruz. Firmalar, ‘yaparız’ diyorlar yapamıyorlar. Örneğin, ’Bir sandviç paneli döndürelim ya da çapraz dokulu bir cephe yaratalım, camlar da baklava biçiminde olsun’ dediğiniz zaman ortalık birbirine giriyor. Basit bir cam ev bile yapamıyoruz. Biz yaparken nedense İngiliz yağmuruna dayanıklı diye ithal edilmiş olan silikon mahvoluyor, açılıyor. Firmalar bu kadar reklam faaliyeti yapmadan önce uygulamacılar için eğitim de yapmalılar. Bazı iyi, ünlü firmalar taşeronları aracılığıyla rezil oluyorlar. Eninde sonunda iş geliyor şantiyedeki firmanın ekibinin davranışına kalıyor...”

Malzeme üreticileri devamlı katalog yollamak yerine, pragmatik yayınlar çıkarmalılar!
“Çağdaş teknolojiyi, detayları anlatan Türkçe yayın bulamıyoruz. Mümkünse her malzeme üreticisi, öğrencilerin, mimarların ve uygulayıcıların işine yarayabilecek bilgilerle kendilerini tanıtmalılar. Mimarlara mühendislere devamlı kataloglar yollamak yerine detayları, çözümleri içeren pragmatik yayınlar çıkarmalılar. Bizim ihtiyacımız olan bu.
Başka bir sorun da tasarımımızla bir şeyler söylemeye çalıştığınızda karşınıza büyük bir bütçe çıkıyor ve işverenin önüne bile koyamıyorsunuz. Mesela ahşabı doğru dürüst temizleyip, özünü çıkarıp, emprenye edip bir cephe kaplaması yarattığınız zaman metrekaresi 200 avroya çıkıyor. Neticede prestij binalarda, çoğu mimarın tercih etmediği plastik, ahşap görünümündeki malzemeler kullanılmaya başlanıyor. Bunlar da mimarlığın çuvalladığı yapıları ortaya çıkarıyor...”

“Çeşitlenen malzemeleri paldır küldür kullanılınca gürültülü ve kakafonik bir dünya yaratılıyor. Yeni ve farklı malzemeleri kullanmak istediğinizde yöneldiğiniz malzemenin karşılığını doğru düzgün alıp alamayacağınızı da bilemiyorsunuz. Arkasındaki firma çok önemli. Bir katalog gönderiyorlar ya da bir yetkili ziyaret ediyor. Malzemeyi getirdiklerini iddia edebiliyorlar. Fakat biraz araştırıp kaynağından sorguladığınız zaman böyle bir malzemenin olmadığını görebiliyorsunuz. Riskli bir alandayız. Kandırıldığımız bile oldu. Bir banka cephesinde paslanmaz çelik örgü kullandığımızı sanmıştık ama bir süre sonra ‘paslanmaz çelik mesh’ paslanmıştı...”  

“Cephe çok güzel ama arkası yok!..”
“Reklamevi binası 1985’te Ulusal Mimarlık Ödülü aldı. Cephesinde, dünyayla eş zamanlı gelişen bir takım yenilikler vardı. Cephesi gevezedir. Değişik modüllerde doğramalar, doğaltaş ve sıva gibi malzemeler kullanmıştım. Gençlik hevesiyle severek yapmıştım. Fakat bir mimarlık hocası bu bina için ‘Cephe çok güzel ama arkası yok’ demişti. Bunlar riskli konular. Bu tartışmalar başkalarına bırakılmalı. Önemli olan insanların benimsemesi. Bir cam cephe yaparsınız, muhteşem bir cephedir belki; fakat güneş ışığını yansıtarak etrafındaki ısıyı 4 derece artırıyordur. Beğenip beğenmemekten çok çevre ve insanlarla olan uyumu ve işlevini yerine getirip getirmediği önemli. Son dönemdeki bazı çalışmalarımızda, bu konuları nasıl ele aldığımızı bir kaç örnekle anlatmak istiyorum:

Kurukahveci Mehmet Efendi Üretim Tesisi’nin Ofis Yapısı: Bu yapının cephesinde yalnızca iki malzeme (alüminyum doğrama/cam ve gazbeton/sıva) kullanarak, dolu-boşların farklı bir düzeni ile yeteri kadar farklılaşabilen, söz söyleyen bir tasarım oluşturulabileceğini gösterdiğimizi sanıyorum. Tüm çıkma doluluklar, artlarında iç tarafta ofis mekanından kullanılan dolapları barındırıyor. Bu doluluklar, taşıdıkları işlev yanı sıra, içle dış arasında çok güçlü bir yalıtım oluşturuyor. Tüm ofisin dolap gereksinmesi ise iç mekanda engeller oluşturmaksızın karşılanmış oluyor.

İstinye Sadi Gülçelik Sitesinin Yönetim Yapısı: Bina eğimli bir konumda ve dar bir parselde yer alıyor. Burada üç malzeme önerdik. Metal, cam ve ahşap. Çelik konstrüksiyonun üzerindeki beyaz metal kaplamanın zeminden bir kurdele gibi kıvrımlanarak yapıyı sarmalayan tek bir kabuk oluşturmasını istedik. Yine ofis dolapları bu kez dışarıdan ahşap kaplı düzlemler olarak okunabiliyor.

Prokon Yönetim Yapısı: Henüz proje aşamasında. Burada, kuzeye ve ormana bakan ofis cephesinin ‘all glass’ diye adlandırılabilecek bir sistem ile eğik düzlemden düşey düzleme geçer biçimde kaplanmasını öneriyoruz. Teorik olarak yapılabilir, dünyada birçok örneği var ama sonuçta işin niteliği, söylediğim gibi taşaron’un bilgi ve becerisine bağlı olarak gelişecek...”

Kentler hassastır!..
“Yerel yönetimler tarafından yürütülen kentsel dönüşüm projeleri kapsamındaki çalışmaları, İstanbul şehir hatları vapurlarında pastan neredeyse yok olmuş demirlerin pırıl pırıl boyanmasına benzetiyorum. Buna benzer işler yapılıyor. Binalar boyayla ve ahşap yerine plastikle ya da sıvayla sadece kaplanıyor. Kentsel dönüşümün esası ise belli bir plan çerçevesinde altyapıdan başlayarak o yapı grubunu sağlıklı hale getirmeye çalışmaktır. Bunlar aslında sosyal projelerdir ve olabildiğince orada yaşayan insanlarla işbirliği içinde yaşama geçirilmeleri gerekir. Yani tüm yapısal ve sosyal dokuyu tıraşlayıp, sıfıra indirip, ondan sonra onun üzerinden tekrar yüksek yapıları kondurmaya başlamak başka bir kentsel dönüşüm anlayışı. Mesela Tarlabaşı’ndaki korkunç yıkım... Bunlar biraz da oradaki insanları ‘sürmek’ için yapılmıyor mu?... Kentler hassastır. Maalesef bazı belediyeler züccaciye dükkanına girmiş fil gibi dalıyorlar işlere. Hem insanlar tedirgin oluyor hem de yapılanlar bir şeye yaramıyor. Hele İstanbul gibi ciddi deprem riski altında olan bir kentte  yapılabilecek bunca sağlıklandırma, arındırma ve güçlendirme gerekliyken, bu gibi değer artırıcı projelerle uğraşmak biraz fantezi gibi geliyor bana...”
Geri