E-dergi
e-dergi
Bir Mimar; ve Cephe

ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haluk Pamir: “Cephe, yapıların içinden de algılanıyor”




Temmuz - Ağustos 2008 / Sayı: 15

Cephe tasarımında bugüne kadar, “insan gövdesini yorumlayan”, “makine tasarımını yorumlayan”,
“doğa oluşumlarını yorumlayan” ve “yüzeyleri kendi başına ele alıp, oluşum kurmaya çalışanlar”
olmak üzere dört ana yaklaşımın hakim olduğunu hatırlatan ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanı
Prof. Dr. Haluk Pamir, mimari görünüşler ve cepheler ile ilgili şu yorumları yapıyor...


“Uzun süre mimarideki görünüşleri ve cepheleri tasarlamak için vücut analojisi ile yapılan araştırmalar gündemdeydi. Vücudumuz dışa dönük kimliğimizin çok önemli bir bileşkenidir. Vücudumuzun sürekli baktığımız, işlediğimiz bir görünüşü var. Hava şartlarının zorlaması, kültürel gelişimin beklentisi vücudumuzu belli şekillerde örtmeyi gerektiriyor. Diğer taraftan bireysel kimliğimizin vücut bulduğu yerin vücut ve örtünme normları dışında oluşacağına inanan, hatta uygulayan çok sayıda kişi ise kendilerine özgü giyimleri ile günün geçerli vücut-deri-giyim normatif bütünlüğü dışında ve zevkle yaşıyorlar. Bu, vücudumuza bakış açımızın bir uzantısı oluyor. Sonunda görünüşümüz, hem fiziki hem sosyal olarak tanınmamızı sağlıyor. Yapı ise ‘mimarlığın vücut bulduğu’ somut ve yapay bir ürün. Yapı dediğimiz yapay ürünün cephesini oluşturan yüzeyler mimarın tasarladığı mimari görünüşleri, ortamın değerlendirmesine sunuyor. Burada da cepheler hem fiziki, hem sosyal olarak yapının algılanmasını sağlıyor. Ancak bunları yalnızca sokaktan algılanan cepheler olarak düşünmemeliyiz. Cephelerin yapıların içinden parça parça veya bütünüyle algılanabildiğini de unutmamalıyız. Bunu vücut benzetmesini uzatamadığımız (kullanamadığımız) durumlardan biri olarak düşünebiliriz.”

“Vücut ile yapı ortamlarının bir araya geldiği bazı durumlarda ise modanın yeni tasarımlarında olduğu gibi bazı gerilimli arayışlar var. Örneğin kültürlerdeki şeffaflık arayışlarının giyimdeki sonuçları ancak mimari ortamlardaki çevre denetiminin vardığı son noktalarda ve vücudun dinçlik (fitness) çalışmaları ile ulaştığı üst sağlık seviyelerinde mümkün olabiliyor. Bu noktaya varmadan önceki ‘kat-kat ifadeli giysiler’ ile ondan önceki ‘esası dönüştüren veya gizleyen maske’ yaklaşımları, hem vücudun kapatılması ve dönüştürülmesinde hem de mimari görünüş tasarımına yansımış olan araştırmalardır.”

“İlahi güçlerin insanları ve çevre düzenlerini mutlakiyetçi bir şekilde yönettiklerine inanılan dönemde yapıların görünüşlerinin, insanların vücutlarında gizli olan ilahi oranlara sahip olmaları gerektiğine inanılıyordu. Bu oranlar ve ilgili sembolizmden klasik dönemlerin; dorik, ionik ve benzeri mimari düzenleri ortaya çıktı. Bunlar aynı zamanda belli bir dönemin insanlarının ilahi güzellikten ne anladığını da yansıtıyordu. Daha sonra insanların yeryüzüne kendi adlarına sahip çıkmaya başladıkları dönemlerde ilahi güzellik anlayışı yerine insanın ilahi kurguya kendi dünya görüşü çerçevesinde yorum getirmeye başladıkları romanesk, gotik, neo-klasik gibi yeni mimari kurgu anlayışları kendi cephe düzenlerini getirdiler. Tasarımda proto-modern ve modern dönem ise insan emeğini yücelten, detay yapma biçemlerini (stillerini) vurgulamaya çalışan, sosyal bilinci tasarımda yorumlayan daha didaktik estetiklerin hakim olmaya başladığı bir süreçtir. Bu süreç hala devam ediyor. Diyebiliriz ki, yapılarda görünüşler ilk başta yapının içinde tasarlanmış olanları (mimarların plan ve kesit dediği) mekanik ve simgesel olarak yansıtan bir kabuk ve/ya deri olarak alınırken, daha sonra bu yaklaşım kendi içindeki alternatifini geliştirmiştir.”

“Kabuk bir zarftır anlayışı cepheyi binadan ayrı işlemeye başlamıştır. Bu araştırma  post-modern durumun tarihsel döneminde, cephenin maskeleşmesi şeklinde sürdürülmüştür. Burada, yapıdan koparılan cephe, yapı içindeki gerilimleri yansıtacak şekilde kendi içinde farklılaşarak tasarlanmıştır. Maske aynı zamanda yapının içi ve sosyal ortamıyla arasında bir mesafe oluşturabilmek için seçilen bir metafor veya gerçeklik olarak kullanılmıştır. Burada, yapısalcılıktaki ‘kavram çiftleri’nden bir tanesi iç düzeni kurarken, diğeri de dış cephe düzenini kurmuştur. Başka bir yaklaşımda ise, cephenin kopuşu yapının iç kurgusunun dekonstrüktif bir şekilde yeniden yorumlanması içindir.”

Yapılar makineler gibidir
“Mimari cephelere diğer bir tasarım yaklaşımı ise ‘yapılar makineler gibidir, hatta bir makinedir’ pozisyonudur. Yani mimarinin çalışan parçalarını görürsünüz ve bunu dış cepheye yansıtacak saydamlığı veya birebirliği dış yüzey tasarımınızda sağlarsınız. Bu bir tür mimari namus konusu haline gelmiştir. Yeni Brutalizm akımının çıplak malzemeli cepheleri bu tutum içindedir. Yani içerideki işlevlerin dışa vurumuna, ayrıca bir cephe tasarımı yorumu gelmeyecektir. Bu tutum kısırlaştığında çıkış yolu olarak içerdekilerin tek tek artikülasyonu başlamıştır. Diğeri ise dış kabuk üzerine bağımsız tasarım analojileri kurulmuştur. Bu çizginin gelişimindeki ilk etabın bulduğu bir alternatif ‘yapının içindeki ilişkileri’ rahat çalışsınlar diye basit bir ‘kaporta kapağı’ benzeri bir çatı örtüsü ile dış etkilere kapatma mantığı olmuştur. Yani, kabuk mekanik cepheler oluşturur. Bu çizgi bugün yüksek teknoloji (high-tech) dediğimiz tasarım ortamlarında kullanılan yapı kabuğunun taşıyıcı sistemini ve/ya yapıyı besleyen enerji sistemlerini yapının dışına takan abartma yaklaşımlarda vardır.”

“Bir diğer mimari tasarım yaklaşımında ise asma yüzeyler veya binayı besleyen teknolojinin yüklendiği high-tech yüzeyler, mimari cepheler olarak kendi bağımsızlıklarını kazanmıştır. Modern mimarlık ön, arka cephe ayrımını kaldırmaya çalışırken günümüz mimarisi bir adım ileriye giderek yapıdan bağımsız cepheler için çalışmaktadır. Diğer taraftan mimariyi benzetmeye çalıştığımız makineler cephesinde durum değişmektedir. Özel otomobiller, beyaz ve kahverengi eşyalar elit bir grup dışında çok yaygın kullanılmaya başlanınca endüstri ürünü  tasarımı da çeşitli tüketici gruplara çekici ürün sunabilmek için ‘makineleri stilleştirme’ çabasına başlamıştır. Makinelerin işler gövdesinin zarflanması aynı ürün için bile farklı farklı olabilmektedir. Bazı telefon veya buzdolapları için değişik yüzeyler üretilmesi gibi. Makineyi cephede yansıtmak isteyen eski teknoloji fetişistleri için ne kadar ağır bir darbe...”

“Le Corbusier, süslemesiz düz yüzeylerle oluşturulmuş cephelerin makine estetiğini yansıttığını göstermeye çalıştı. 1930’ların başında Villa Savoye bunun kristal bir örneğiydi. 1970’lerin sonlarında ise enerji ve hareket sistemlerinin bina cephelerine yansıtılması o yılların high-tech makine estetiği olarak algılandı. Paris Pompidou Merkezi örneğinde olduğu gibi... Günümüzde ise elektronik ortamların kurduğu yüzeyler ve kendi hareketini oluşturan esnek elektro-mekanik sistemler bu tür estetiğin cepheleri ve görüntüleri olarak algılanıyor. Bu değişimde günümüzde elektronik teknolojisinin eski mekanik teknolojilerden farklı olarak gözle izlenemeyen işleme biçimleri ve bu durumun getirdiği yeni yorumlar ve yeni gizemlerin etkisi de önemli. Biz birçok ürünün cephesini internette sanal ortamda, ama bilgisayarın ekranında ve bazen de likit kristal ekranında görüyoruz.”

“Kentsel ortamlar için aynı meydanda kurulu olan reklamlarla donatılmış cepheye bakarsak, yapıların iki katmanlı bir cepheye ulaştığını görüyoruz. Birincisi içeriye dönük ve dışa oldukça kapalı yapının özel kullanımına ait iç cephesi. İkincisi ise dev reklam strüktürleri ve elektronik reklamlardan, duyuru panolarından oluşan dışa, kentsel ortama ait cephe. Bu elektronik panoların gücü-gündüz de etkili olduğu için, gündüzleri içe dönük cephelerin yaratacağı banaliteye yakalanılmıyor.”

Mimari Cephelerde Doğa Referanslı Araştırmalar
“Bir üçüncü araştırma çerçevesi doğadan referanslı olarak sürdürülüyor. 1960’ların sonlarından başlayarak yapıların doğanın bir parçası haline getirilmesi çabaları onu tamamen yeraltına alarak kayıp etme ve dış yüzünü bir tepe veya doğal teras olarak çevreye katma olarak biçim kazanmıştır. Bir diğer tasarım biçiminde ise yapının yüzeylerine bitki sardırılmaktadır. Bu ilk iki yaklaşımın birbiriyle gerçekçi olarak bağdaştığı projelerde üretilmiştir. Bu tür yapılar enerji bilincini yansıtan ekolojik birimler durumuna geliyor. Yani hem çevredeki doğal malzemenin devamı hem de yapayın ekolojiye katkısı; plan, kütle ve biçim olarak ve tabii ki görünüş olarak (bu tutumun bir tür trademark’lığını da içerecek şekilde) mimarlar tarafından tasarlanıp topluma yansıtılıyor.”

“Agra’daki Sheraton Oteli bunun düşük teknolojili iyi bir örneğidir. Çevre denetimi dikkate alınarak yapılan gelişmiş teknolojili örneği ise Ken Yeang’ın çeşitli şekillerde kesilmiş gölgeli yüzeyleridir. Bu serinin en ilginçlerinden biri Suudi Arabistan çölünde kordiplomatiğe vaha yaratmak için tasarlanmış olan Riyad’daki Tuwaig Sarayı. Çift duvarlı bir yüzey çölde kıvrıla büküle içle dışı ayırıyor. İç, tam bir vaha. Dışa doğru ise doğanın kontrolünün yavaş yavaş elden çıkarıldığı teraslar ve onları gölgeleyen çadırlar.”

“Son zamanlarda gelişmiş yüzeyler matematiği kullanılarak kendi mantığına göre katlanan yapı kabukları hem döşeme hem çatı hem de cephe oluşturmaktadır. Bu çeşit yaklaşıma konstrüktivist diyebiliriz. Yani diğer mimari öğelerin kendisini kurmaları değil, kendisinden sonra gelecekleri kuran bir tasarım tutumu. Bu dördüncü tür cephe tasarım arayışlarının bugün geldiği noktadır. Yani ‘Yüzeyleri Tek Başına Ele Alıp Mimari Kurgulamaya Çalışan Araştırmalar’... De Stijl akımının 1920’lerde başladığı ve Schröeder Evi ile somut örneğini vermiş olan tutum. Sonra Louis Barragan ile başka yüzlerini göstermiş olan bu araştırmalar Zaha Hadid ile Roma Modern Sanat Müzesi Yarışması’nda yeni bir senteze ulaşmış görünüyor. Böyle basit ve düzenli katlamaların dışında daha rasgele yüzey katlamaları peşinde olan araştırmalar da var. Bu rasgele katlamaların doğanın yüzey katlamalarına benzetilmeye çalışıldığını görüyoruz. Buna örnek olarak Peter Eisenman’ın Santiago de Compostela projesini gösterebiliriz. Her iki tutumda da yüzey araştırmaları giderek bütün yapıyı oluşturmaya, hatta oradan doğal çevre düzenini etkilemeye yöneliyor.”

Bütün Cephe Araştırmalarının Üzerinde Çalıştığı Ortak Mimari Tasarım Konuları
“Biz, yukarda sözü edilen her durumda yüzeyleri ‘Yapının iç-dış ilişkisine yorum getirme çabaları’, ‘Üzerindeki simgesel/metaforik yüklenmeleri’, ‘Yapımındaki teknoloji, malzeme özellikleri ve detaylandırma farklılaşmaları’, ‘Uzamda katlanması, sürekliliği ve kopmaları’, ‘Saydamlık, geçirgenlik ve yansıtma yorumu’ ve ‘Üzerindeki kompozisyon özellikleri (doluluk, boşluk oranlarıyla, uygulamanın ölçeği ve ölçüleri)’ ile okuyup yorumlayabiliyoruz.”

“Herhangi bir binaya ‘yüzey’, planın ve kesitlerin sonucu veya yaratıcısı olabilir ama her durumda muhakkak yukarıdaki altı özellik, mimari tasarım aracılığıyla birbirleriyle etki içinde mimari gövdenin oluşmasını sağlar. Buradaki gövde, hem yapının fiziki gövdesi hem de bu boyutlarda yapılan katkı ile oluşan bir mimari söylem gövdesidir. Mimari tasarımda sonuçta bir bütün olan yapı elde edilmeye çalışılıyor. Cephe, renk, ışık ve dolaşım gibi diğer tasarım kurguları ve onların alt araştırma konularındaki mimar tutumları ile beraber yapı tasarımını etkiliyor.”

Geri