E-dergi
e-dergi
Bir Mimar; ve Cephe

Cafer Bozkurt: “İyi Kurgulanmış Binanın Çatısı da İyi Olur”




Mart - Nisan 2009 / Sayı: 19

Çatının doğru kurgulanıp, doğru üretilmesi gerektiğini ve iyi kurgulanmış bir binanın çatısının da iyi olacağını söyleyen Mimar Cafer Bozkurt, “Geleneksel binaların hoş bitişleri vardır. Çünkü bir ustanın veya bir zanaatkârın elinden çıkmışlardır. Ustalar mahyanın nerede kırılacağını, nerede yükseleceğini bilirlerdi. Şimdiki ustaların ise pek işlerinin ehli oldukları söylenemez, çünkü basit geometriyi bile bilmiyorlar...” diyor.

Cephenin öneminin, bunun bilincinde olan kentler için geçerli olduğunu söyleyen Cafer Bozkurt, “Cephenin Türkiye’deki kargaşadan dolayı önemli olduğunu söyleyemeyiz. Tarihi bölgelerimizdeki sokaklarda bile o kadar kaotik bir ortam var ki zaten ne cephe ne de çatı görülebiliyor. Ülkemizde maalesef eski dokuda ya da yerleşmelerde cephe estetiğine dikkat edilmiyor. Buna rağmen 90’lı yıllardan sonra büyük projelerin devreye girmesi ve teknolojinin gelişmesiyle bir iyileşmenin de yaşandığını söylemek gerek” diyor.  
“Paris veya Viyana’da kentin yüksek bir yerinden çatılara baktığınızda açılmış teraslar, mansard çatılar ve çatı pencereleri görürsünüz. Fakat bunlar genelde bitmiş çatılardır. Yani bir ek yapılmış olsa da bir dönem eki gibi yapılmıştır” ifadelerini kullanan Bozkurt, halbuki Türkiye’de neredeyse her binanın ek bir “uyduruğu” olduğunu vurguluyor. Bu sorunun, yönetim sisteminin doğurduğu sakatlıklardan kaynaklandığını söyleyen Cafer Bozkurt, bir çok ekleme yapıldığını, kat çıkıldığını hatırlatıyor ve bir anda bütün binaların üstünün kaotik bir hale geldiğini ifade ediyor.

Türkiye’de çatıların dört dörtlük yapılamadığına da değinen Bozkurt şu yorumlarda bulunuyor: “Dört dörtlük çatı yapmak, çatının güzel olması veya iyi malzeme uygulamak anlamına gelmiyor. İş, binanın kurgusundan, tasarımından başlar. Geleneksel binaların hoş bitişleri vardır. Çünkü bir ustanın, bir zanaatkarın elinden çıkmışlardır. Mesela ustalar mahyanın nerede kırılacağını, nerede yükseleceğini bilirlerdi. Şimdiki ustaların ise pek işlerinin ehli oldukları söylenemez, çünkü basit geometriyi bile bilmiyorlar. Mimarlar için de aynı şey geçerli...”

Bina iyi kurgulanmalı
“Türkiye’de teras çatıya karşı da olumsuz bir hava var. New York’ta çatıların yüzde 90’ı teras çatıdır. Hiç de akmazlar; Türkiye’deyse akarlar... O yüzden iş projenin iyi olmasından ve iyi kurgulanmasından başlıyor. Yani temelde geometrisi doğru başlayan bir bina yamuk yapılıp da çatıda gönyeleri kaçıyorsa, o zaman çatı zaten doğru dürüst oturmaz. Çatının doğru kurgulanıp, doğru üretilmesi lazım. İyi kurgulanmış bir binanın çatısı da iyi olur. Malzeme yönünden de son on beş yıldır o kadar güzel malzemeler piyasaya girdi ki biraz mimar olarak gayret gösterdiğin zaman her şey kendiliğinden iyi oluyor...”

Birçok binada aynı süslü cephelerle karşılaşıyoruz
“Cephede de aynı şeyler geçerli. Mesleğe başladığım yıllarda binaların dış duvarları 13.5’lik tuğla ile örülür, sıvanır ve boyanırdı. O boya da bir süre sonra yağmurdan akar, sıva yine ortaya çıkardı. Rutubetli binalardan geçilmezdi. 2 veya 3 milimetre kalınlığında camlar ve incecik doğramalar kullanılırdı. Daha sonraki yıllarda ise yalıtımın öneminin anlaşılması ve çıkan yasalarla ciddi bir gelişme kaydedildi. Bugünlerde yalıtımlı binalar yaygınlaştı. Isı yalıtımları 30 santimetreleri bile bulabiliyor. Tek cam kullanımı azaldı. Malzemeler de zenginleşti ve kaliteleri artmaya başladı. Malzemelerin zenginleşmesi ve kalitelerindeki artış düzgün projeleri ve binaları da beraberinde getirdi. Buna rağmen negatif gelişmeler de oldu. Sırıtan cephelerle de karşılaşıyoruz. İyi, kötü projelendirilmiş birçok binada aynı süslü cepheler var. Bu cephelerin çoğu da bir iki yıl sonra dökülmeye başlıyor. Ama her şeye rağmen son on beş yılda cephede kalite, iyi malzeme ve uygulamalarla, hatta iyi cephe yapmaya önem verme endişesiyle iyi olarak gelişti...”

Hazımlı binalar yapılırdı
“Şehirleşmenin ve iç göçün olmadığı yıllarda ‘hazımlı’, ‘adam’ gibi binalar yapılırdı. Onlar hala, bakımsızlıktan yıpranmış olsalar da taş gibi duruyorlar. Fakat özellikle 60’lı yıllardan 90’lı yıllara kadar yapılan binalarda sorunlar oluştu. Malzeme yokluğu da en büyük etkenlerden birisiydi. Piyasalarda 1960'lı yıllarda beton çeliği sıkıntısı vardı, betonun kalitesi ise bugünkülere kıyasla çok düşüktü. Hatta demir olmadığından balkon demirlerinin sökülüp inşaatlarda kullanıldığı dönemleri bile hatırlıyorum. Türkiye’de üretici firmaların yatırımları neticesinde bir çok malzemeyle son dönemde tanıştı...”
“Cephe firmaları malzemeleri detayda iyi kullanarak görevlerini yapıyorlar. Fakat cepheleri benzete benzete yapıyorlar. Bu arada yetersiz mimarların tembelliklerinden yararlandıkları da oluyor. Sonuçta bu şekilde ele alınan binalarda ortaya çıkan cepheler, mimarların değil cephe firmalarının tasarım ve uygulaması oluyor...”

AVM cepheleri televizyon ekranı gibiler
“Bina cephelerine asılan reklam panoları ve klima cihazları büyük bir görüntü kirliliği oluşturuyor. Mevcut yapılara sonradan ve tekil olarak uygulanan pratik çözümlü teknolojik ürünler yerine, yapı bütünü ele alınarak çözülen bütüncül sistemler uygulandığı zaman bu çirkinlikler ortadan kalkabiliyor. Son dönemde yapılan alışveriş merkezlerinin cephelerinin de on sene sonra modalarının geçeceğini tahmin ediyorum. Televizyon ekranı gibiler. Neye yaradıkları bile belli değil...”

Taş ve ahşaptan hoşlanıyorum
“Dış cephede tercihlerim doğal olarak yapının cinsine ve bulunduğu bölgeye göre değişiyor. Mesela güneyde yaptıklarım genelde teras çatı oluyor. Süreyya Paşa Konser ve Opera Binası’nın restorasyonunda, kiremit olan çatıyı hafif olması için metal çatıya dönüştürdüm. Cephe akrilik boyalıydı ve onu o şekilde devam ettirdik. Bursa Merinos kompleksinde fabrikanın restorasyonunda da boyalı sac metal çatı tercih ettik. Cephelere de, yapı eski bir sanayi yapısı olduğu için endüstriyel cephe malzemesi olan klinker uyguladık. Aynı proje bütünü içindeki Bursa Merinos Atatürk Kültür Merkezi’nde ise cephede alüminyum kompozit kaplama, natürel alüminyum doğrama ve cam yapıldı. Çatıda ise çinko-bakır-titanyum alaşımı kaplama yapıldı. Yani yapıya göre, yapının ihtiyaçlarına göre malzeme tercih ediyorum...”

“Taş ve ahşap gibi doğal malzemelerden daha çok hoşlandığımı söyleyebilirim. Mesela yaptığım binalarda doğramalarda alüminyum naturel rengi, cam natürel rengi ile kullanılıyor. Renkli camı da gerekmedikçe kullanmam. Yapıyla özdeşleşen malzemelere yöneliyorum. Restorasyon çalışmalarında ise bina ne gerektiriyorsa ona göre onarmak gerekiyor. Fakat bazı yapıları yeniden yapmak gerekiyor. Sonuçta malzemeyi binanın yapısı tayin ediyor. Geometri ve oran çok önemli...”

Proje güneşe göre yapılmalı
“Ülkemiz maalesef güneş, jeotermal ve rüzgar enerjisinden yararlanamıyor. Ben bazı büyük proje uygulamalarında jeotermal enerjiden, bazılarında güneş enerjisinden yararlandım. Hatta Zorlu projesinde fotovoltaik panelleri öneren sadece bizdik. Bu teknolojilerin neden kullanılmadıklarını ise anlayamıyorum. Kullanılmaları gerekiyor. Güneşten faydalanabilecek cephelerin yapılması gerekli. Binayı projelendirirken bunlar göz önüne alınmalı. Ama Türkiye’de binaların yönleri bile dikkate alınmıyor. Cephe güneye mi bakıyor, kuzeye mi bakıyor hiç önemli değil. Aynı plana sahip iki blok da aynı yönlere bakabiliyor. Manzara ve güneşe göre yapılan bir plan, yolun karşı tarafına ters çevrilerek aynen kullanılabiliyor. Bu planlama anlayışında bir hata var. Güneşe, rüzgara, manzaraya göre proje yapılmalı, yola göre değil...”

Avrupa bin yerde koruyor, biz bir yerde koruyamıyoruz
“Kent mekanları hoşuma gidiyor. Mesela Ankara eskiden güzel bir kentti. Fakat şimdi Ankara’yı tanıyamıyorum. Kentin hiçbir kimliği kalmamış. Halbuki Ankara, bir dönemi yansıtan binalara sahipti. O yapıların yanına koskocaman binalar gelince özellikleri kaybolmuş. Ayrıca, yapılan yol çalışmalarıyla şehir bat-çık’larla doldurulunca kentin dokusu da kimliğini yitirmiş. İstanbul’da ise Cumhuriyet Caddesi güzeldi; fakat o da bozuldu. Yolu ağaçların köklerine kadar genişlettiler. Bağdat Caddesi’ni ise Türkiye’nin en medeni kentsel mekanı olarak görüyorum. Geniş kaldırımları, binaların beş katlı olması gibi özellikler caddeyi ayrıcalıklı kılıyor. Cepheler de fena değil; bir düzen hakim. Kuledibi veya Tepebaşı gibi tarihi semtlerde ise bir bina güzelse bile yanında onlarcası çok çirkin veya bakımsızlıktan yıkık bir halde. Hiçbir zaman bir Strasburg gibi korunmuş tarihi bölgeler yaratamadık. Camisiyle, sokağıyla yaşatamadık. Avrupa’da küçücük bir dağ kasabasındaki kaldırım taşları bile İstiklal Caddesi’ne döşenenlerden çok daha kaliteli. Fotoğraf çekerken bile, herhangi bir şeyi dışarıda bırakamıyorsunuz. Türkiye’de çekilen resimlerde kareyi oluştururken muhakkak bir şeyleri almamaya çalışıyorsun ya da sonradan resimden çıkarmak istiyorsun. Avrupa bin yerde koruyor, biz bir yerde koruyamıyoruz. Bir cumhurbaşkanımız bile Mardin’de iki evi koruyun gerisini yıkın diye talimat vermişti. Böyle bir ülkede yaşıyoruz...”

“Ayrıca tüm kentlerimiz de birbirlerine benzemeye başladı. 70’li ve 90’lı yıllar arasında benzer bulvarlar şehirlerin ortasından geçmeye başladı. Çevrelerine de sekiz katlı apartmanlar dikildi. Samsun da aynı, Gaziantep de. Kentlerin kimliklerini bozduk.”

Geri