E-dergi
e-dergi

Panel

Sandviç Panelde Dünya Markası Çıkarabilme / Değerlendirme

Cihan KALAY / Mimar
cihankalay@gmail.com
www.cihankalay.com


Sandviç panel firması sahipleri ve üst düzey yöneticileri için yazdığım “Sandviç Panelde Dünya Markası Çıkarabilme” konulu yazı dizisi, okuduğunuz bu sayfa ile tamamlanmaktadır. Bu yazıyı, Çatı ve Cephe’nin 2016 yılı içinde yayınlanmış diğer sayılarında bulunan yazılarımla birlikte okumanızı öneririm. Amacım, Türkiye’den dünya markaları çıkabilmesine yardımcı olmaktır.

Önceki yazılardan da bildiğiniz gibi, dünya markası olabilmeyi (sandviç panelde) “yıllık 20 milyon metrekare satışı yakalamak ve yıllık 300 milyon dolar ciroyu aşmak” olarak tanımlamıştık. Ayrıca, Türkiye’de bulunan mevcut panel hatlarının toplam üretim kapasitesinin, toplam panel talebinden oldukça fazla (iki, üç kat) olduğunu, bu sebeple Türkiye’de panel satışı için kıran kırana bir rekabet ortamı bulunduğunu söylemiştik.

Yaşanmakta olan ortamın düzey düşüklüklerinden bahsederek, zaten çok iyi bildiğiniz olumsuzlukları detaylandırmak istemiyorum; ama Türkiye içinde üretim yapıp, sadece yurtiçi pazara panel veren, yurtdışına hiç bakmamış veya bakamamış birkaç firmanın, içinde yaşadığı bu rekabet ortamının da etkisiyle sandviç panel üreticisi olmanın doğruluğuna olan inancını yitirebileceğini ve hatta üretim için yanlış bir ürünü seçtiği yorumunu yapmakta olduklarını düşünüyorum.

Aslında, büyük çoğunluğu yabancı dil de bilmeyen firma sahiplerinin, yurtdışına açılmak, farklı ülkelerde satış sistemi kurmak düşüncesine “Burada, yurdumda başıma bunlar geliyor, bir de yurtdışında bilmediğim ülkelerde olsam başıma kim bilir neler gelebilir” korkusuyla bakmaları şaşırtıcı da gelmiyor. Daha da kötüsü, yaptıkları küçük bir ön araştırma sonucunda, Türkiye’ye göre daha çok ve daha rahat para kazanacağı hesapları ile yurtdışı pazarlara açılmış fakat yurtiçinde olsa yapmayacağı, yapamayacağı hataları yapmış (bazıları dolandırılmış), büyük kayıplar yaşamış bazı üreticileri de tanımama rağmen yurtdışına açılmanın doğru ve büyüme, gelişme için tek yol olduğu düşüncemi (altını çizerek) yinelemek istiyorum.

Dünya markası olabilmiş büyük markaların Avrupa’nın değişik ülkelerinde birkaç üretim tesisini görme, inceleme olanağı buldum ve gördüm ki, teknolojik olarak Türkiye’de bulunan bizim firmalarımız çok da farklı olmayan makinelerle üretim yapıyorlar. Bize göre en büyük farkları, mesafe tanımaksızın dünyanın tamamını pazar olarak kabul etmeleri. Yeterli satış rakamına ulaştıkları (veya ulaşacaklarına inandıkları) bölge ve ülkelerde, yeni üretim tesisi kurarak yayılabilme ve etkinliklerini artırabilme olasılığını güçlendiriyorlar.
Bir sandviç panel firmanız olduğunu düşünün ki, dünyanın değişik yerlerinde yaklaşık otuz adet üretim tesisi olsun. Her biri kendi bölgesinde kendi satış sistemini kurmuş olsa da, hepsini tek bir merkezden siz yönlendiriyorsunuz. Gücünüzü bir düşünün. Dünyanın bir bölgesinde olabilecek politik ve ekonomik karışıklığın sizi ne kadar etkileyeceğini düşünün. Türkiye’nin panel ürettiğiniz ve satış yaptığınız birçok ülkeden biri olduğunu ve sizi çok rahatsız etmekte olan Türkiye’deki bu ortama nasıl bakabileceğinizi bir hayal edin. Dünya markası olabilmeyi bir Alman, bir İngiliz veya bir İtalyan gösterebilmişse bir Türk neden başaramasın?..
Türkiye’den birkaç dünya markası çıkabilme olasılığından ve panel üreticilerinin bu hedef için nelere dikkat etmesi gerektiği bilgisini daha önceki sayılarda paylaşmıştık... Sizlere (daha iyi anlatabilmek amacıyla) yurtdışı satışla ilgili bir benzetme yapmak istiyorum...

Yurtdışı satışı, uçakla seyahat edebilmeye benzetiyorum. Bu benzetmeyi açıklayabilmek için ilk konu olarak, uçağın güvenle uçurulabilmesinden bahsetmek gerekir. Uçağı uçurabilmek için mekanik, elektronik, aerodinamik gibi birbirlerinden çok farklı bilgi dallarına oldukça iyi hakim olabilmek şarttır. Uçağı havalandırmak, uçurmak ve indirebilmek için hiçbir şeyi rastlantıya bırakmaya hakkınız yoktur. Değişik bilgi dallarında olan hakimiyetiniz, tam ve sürekli olmalıdır. Dikkatiniz hiçbir sebeple bir an bile dağılmamalıdır. Aksi halde problemler yaşar, yani uçağınız düşer ve ölebilirsiniz (Belki paraşüt ile atlayabilir ve kurtulabilirsiniz ama uçağınız düşer, parçalanır ve düştüğü alanda büyük zararlara sebebiyet verebilir).

Uçağın düşebilme ve bizim ölme olasılığını bilmemize rağmen uçağı bir ulaşım aracı olarak kullanmaya devam ediyoruz. Bunun sebebi, hızlı ulaşımın sağladığı değişik faydalar kadar, hava yolu taşımacılığının kara yoluyla olan taşımacılığa göre çok daha güvenli olduğunu, ölüm ve yaralanma riskinin çok daha az olduğunu bilmemizdir. Bir kaza olduğunda ölüm riskinin yüksek olduğunu bilen hava yolu şirketleri, yolcularının kendilerini güvende hissetmelerini sağlayacak nitelikte çok iyi bakım, onarım ve periyodik kontrol sistemleri kurmuşlardır.

Uçak yükselmeye başladığında önce bulutlara ulaşır ve geçer. Bulutlar aşağıda kaldıktan sonra her şey değişir, güneş parlar, görüntünüzü bozabilecek ve uçağı rahatsız edebilecek hiçbir şey kalmaz. Dünyanın istediğiniz yerine rahatça gidebilirsiniz. Bu arada, pilot uçağı otomatik pilota bağlayıp yanınıza gelebilir. Uçtuğunuz yükseklikte hava şartları ve mevsimler sizi kesinlikle etkilemez. Sizi etkileyebilecek ilk şey, ineceğiniz hava alanında bulunan şartlardır. Gereken önlemleri aldığınızda tüm dünya sizindir.

Sayın sandviç panel firmaları sahipleri ve yöneticileri,
Bu satırları sizlere neden yazdım?
Ne demek istiyorum?
Lütfen bir kahve alın ve düşünün...
Yurtdışı satış ve pazarlama sisteminizi bir havayolu şirketi sahibi titizliğiyle kurmanızı öneririm.
Bu yılın son yazısını tamamlarken, 2017’nin ülkemize ve sizlere huzur ve başarı getirmesini dilerim.


Geri
share on twitter share on facebook