E-Dergi Oku 
KILIÇOGLU

Lut ve Nuh

Lut ve Nuh

KONUK YAZAR
5. Sayı (Kasım Aralık 2006)

Kaç yıldır bıkmadan, usanmadan bizi uyarıyorlar; aylarca deniz diplerini taradılar, uluslararası dayanışma içinde gelişmiş aygıtlarla ölçümler yaptılar, doğruluğu tartışılmaz somut veriler elde ettiler.
Sonra da konuyla en ilgisiz olanımızın bile anlayabileceği bir sadelikle bunları herkese bellettiler. Nitekim, hepimiz bilim insanlarının ne söylediklerini ezbere biliyoruz... Dediler ki, "Kuzey Anadolu fay hattının geçtiği yer şurasıdır. Bu yanal atılımlı bir faydır. Şu bölümlerinde, şu tarihlerde kırılmalar, yani enerji boşalmaları meydana geldi; şu kısımlarda ise enerji sıkışması oluştu. Bunun da bilim dilindeki anlamı şudur: En çok otuz yıl içinde (ki bunun yedisi geçti!) 7,6 şiddetinden az olmamak üzere büyük bir deprem olacaktır..."

Önümüze koydukları haritaya bakınca da depremden en çok etkilenecek kentin, Türkiye nüfusunun altıda birinin yaşadığı, ülke ekonomisinin beyni ve kalbi olan "İstanbul" olduğu açıkca görülüyor...

Onlar, Büyük Tufan’ı haber veren Nuh, Ad Kavmini uyaran Lut Peygamberler örneği görevlerini yaptılar. Şimdi bu uyarıları toplumca nasıl algılamışız, nasıl tepkiler göstermişiz, şöyle bir bakalım.

Deprem konusunda önlem alma yetki ve olanağı bulunmayan yurttaşlar cephesi: Aslında hepsi, cezaları kesinleşmiş birer idam mahkumu olduklarını biliyorlar. Bir tek umutları kalmış: "Belki bizim infaz gerçekleşmez!" Bu psikoloji içinde korkuyla yatıyorlar, endişeli ve yorgun uyanıyorlar, arabalarını şuursuzca sürüyorlar, toplum kurallarını hiçe saymayı doğal karşılıyorlar, deprem için hiçbir somut önlem almayan yöneticiler yerine, öfkelerini birbirlerine boşaltıyorlar... Yeni ev alırken hala mutfak dolaplarına, banyo fayanslarına bakıyorlar. Parasal olanakları iyi olanlar "her bakımdan güvenlikli"olduğuna inandıkları yeni "getto"larına taşınıyorlar...

Toplumun ve bireylerin yaşama hakkını ve esenliğini sağlamakla yükümlü kamu yöneticileri cephesi: "Enkazı nasıl kaldırırız?", "Molozları nereye dökeriz?", "Ölüleri nereye gömeriz?", "Ölü soyucularını ve enkaz yağmacılarını nasıl engelleriz?" yönünde ciddi çalışmalar yapıyorlar! Yönettikleri, daha doğrusu hizmetinde oldukları insanlardan "Bizi hayatta tutun!", "Yıkılmayacak evlerde oturmamızı sağlayın!", "Amerika ve Japonya’da depreme nasıl çare buldularsa, siz de bulun!", "Öldükten sonra değil, sağ iken depremde nasıl davranacağımızı bize öğretin!" türü talepler gelmediği için, onlar da boş vakitlerini kavşak düzenleyerek, göbekleri, refüjleri çiçeklendirip güzelleştirerek değerlendiriyorlar...

Binaları yapan mimar, mühendis ve bunları yetiştiren üniversiteler cephesinden: Sorumluluğu üzerlerinden en kolay atanlar mimarlar... "Ben ’mimarimi çizdim verdim; hesap benim işim değil" deyip işin içinden çıkıveriyorlar. Mühendislerimiz biraz daha zorlanıyor. Önce, "Bize danışan olmadı, yapı kaçak" ile başlıyorlar, ama "Yıkılan bir kamu binası, nasıl kaçak olur?" denilince, "Yüklenici demirden, çimentodan çalmıştır!"ı deniyorlar. Aksi gibi yüklenici de namuslu çıkarsa, son darbe hazır: "O zaman 98 yönetmeliğine göre yapılmamıştır!" (Sanki yalnız 1998 yapı yönetmeliği inşaat mühendislerince hazırlanmış, ondan öncekileri başka başka meslekten insanlar yapıyordu!)

Mimarları, mühendisleri eğitip diploma veren üniversite hocalarımız, "Diğer bütün deprem ülkelerinde yüksek yapılar, kamu binaları çelikten yapılıyor; neden siz de öğrencilerinizi bu yönde daha çok bilgilendirmiyorsunuz? sorusunu, "Çelik de beton da aynı. Kötü uygulanırsa ikisi de yıkılır!" ya da "Bakın ikiz kulelere ne oldu gördünüz işte! Çelik konstrüksiyon uçak çarpmasına dayanmıyor!" türünden konu saptırıcı yanıtlarla geçiştiriyorlar.

Açıkçası, toplumun bütün kesimleri olarak "Tufan yaklaşıyor!" uyarısına kulak asmayan "Nuh’un halkı"ndan, Lut’u ciddiye almayan "Ad Kavmi"nden farklı bir görüntümüz yok...

Gaflet uykusundan uyanmak gerek... Silkelenmeyi depreme bırakmadan, bu işi kendimiz başarmalıyız! Ama bunun için (toplumun bütün kesimleri) önce özeleştiri yapmak zorundayız. Kusurlarımızı, ihmallerimizi başkasının ağzından değil de kendi vicdanımızın sesinden işitmezsek kabahati hep dışımızda arayıp vakit yitirmeyi sürdüreceğiz. Oysa zaman çok değerli ve henüz hiçbir şey için geç değil!

Yıllar önce bir söyleşide, Gölcük depremini düşünüp, "Bu yıkımın baş mimarı mimarlardır!" diyerek özeleştirisini yapmış bu meslekten biri olarak, aklımdaki çözüm önerilerimi sıralayabilirim:

En kısa zamanda depreme yüzde yüz dayanıklı hale getirilmesi gereken yapıların öncelik sıralaması şöyle:

-Birinci öncelik hastaneler: Çünkü deprem sırasında bile kesintisiz hizmet vermek zorunda olan tek yapı onlar...

- İkinci sırada itfaiye, güvenlik ve yönetim örgütünün yapıları geliyor.

- Üçüncü sırada okullar ve içerisinde toplu halde bulunulan tüm yapılar...

Bu üç öncelikli yapı grubu mutlaka çelik taşıyıcı sistemli binalara dönüştürülmelidir. Çünkü deprem etkisine karşı en dayanıklı yapı malzemesi -süneklik, hafiflik ve çekme gücü ile- tartışmasız çeliktir. Yapım süresinin betonarmeye oranla çok daha kısa oluşu da bir diğer önemli avantaj...

İçinde milyonlarca insanın yaşadığı konutlara gelince...

Sadece İstanbul’da iki yüz binden fazla "betonarme" apartmanın, beklenen büyük depremde yıkılacağı ya da ağır hasar göreceği tahmin ediliyor. Bu miktarda yapı ne kadar zamanda, nasıl ve en önemlisi hangi parayla yenilenebilir? İşte moral bozan soru bu... Oysa durum umutsuz değil. Problem tek tek yapıların güçlendirilmesi ya da birer ikişer yenilenmesi ile değil, kentsel dönüşüm projeleri (ama prestij, gösteriş ve rant sağlamak için değil, hayat kurtarmak amacıyla olanları) kapsamında ve mahalle bazında hızla çözülebilir. Çıkarılacak özel bir yasa ile hiçbir istimlak bedeli ödenmeden bir mahallenin tüm oturanları 9-10 ay gibi kısa bir süre için devlet tarafından yapılmış geçici konut sitelerinde ikamet etmeye davet edilir. Bu arada boşalan mahalle tümüyle yıkılarak, aynı alanda bu kez çağdaş şehircilik anlayışıyla yeniden tasarlanmış ve yüzde yüz güvenli konutlar hızla gerçekleştirilir. Mahallenin eski sakinleri yenilenmiş sağlam konutlarına böylece kavuşurlarken boşalan misafirhaneye, aynı operasyon uygulanacak başka mahallelerin sakinleri yerleşir. Bu kapsamdaki bir "makro proje", örneğin Japonya gibi sanayi gücü ve sermaye fazlalığı olan ülkelerin ilgisini çekecektir. Mahalle yenilenirken belli oranda artırılacak yoğunluk, işlemin tüm maliyetinin yüklenici tarafından karşılanmasını sağlayacaktır.

Yeryüzünün en önemli birkaç kentinden biri olan İstanbul’un böylesine hayati bir gerekçe ile yenilenmesi için gerekli proje çalışmalarına ise bütün dünya ülkelerinin gönüllü olarak destek vereceği açıktır. Bu konuda tek gereksinim duyulan büyük düşünebilecek, cesur kararlar alabilecek hükümet ve onlarla birlikte hareket edecek her eğilimden siyasetçilerin varlığıdır. Çünkü bu iş ancak yasayla olur...

Başka pratik çözümler de var; kent, en riskli bölgelerden başlayarak, bir yandan böyle makro ölçekli projelerle yenilenirken, mevcut çok katlı yapıların tümüne hemen uygulanabilecek basit ve düşük maliyetli bir öneri "deprem merdiveni"... Depremde ilk doğal tepki dışarıya çıkmaktır. Oysa apartmanların en güvensiz yerinin merdivenler olduğu artık biliniyor. Buranın güvenli bir kaçış ve sığınma yoluna dönüştürülmesi mümkün. Bunun için mevcut basamak ve sahanlıklar sökülerek, merdiven boşluğuna bu kez çökmeyecek, ezilmeyecek, çelikten bir merdiven kulesi monte edilebilir. Böylece bina çökse bile kendini daire kapısından sahanlığa atan herkesin canı kurtulur. Bu işin mantığı yangın merdiveni ile aynı; yani binayı değil insan yaşamını kurtarmak.

Kuşkusuz, daha nice çözüm önerilebilir. Depremi "Doğal Afet"ten basit bir "Doğa Olayı"na dönüştürebilmek olası. Bunun için:

- Yapı yapma tekelini ellerinde bulunduran meslektaşlarımız, yalnız müşterilerine değil tüm insanlara karşı sorumlu olduklarının bilinciyle davranmalıdırlar...

- Yurttaşlar "kurbanlık koyun" değil de değerli bireyler olduklarının farkına varıp örgütlenmeli, yöneticilerden doğru isteklerde bulunup, baskı yapar hale gelmelidirler.

- Yerel ve merkezdeki yöneticiler diğer bütün konuları ikinci plana itip önceliklerin başına deprem çözümlerini almalıdırlar.

Bunlardan çok daha zor sorunların üstesinden gelebilmiş atalarımızın torunları olarak, haydi iş başına!

Mimar Orhan Baltacıgil
 


İlginizi çekebilir...

Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatı

Avrupa Yeşil Mutabakatı çok kısa bir özetle net sera gazı emisyonlarının 2050 yılına kadar sıfırlanması hedefini içermektedir....
19 Kasım 2021

Gelecek için Geçmişten Yararlanmak II

CİHAN KALAY / Mimar cihankalay@gmail.com www.cihankalay.com...
22 Kasım 2019

Gelecek için Geçmişten Yararlanmak

CİHAN KALAY / Mimar cihankalay@gmail.com www.cihankalay.com...
30 Eylül 2019

 
Anladım
Web sitemizde kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerez (cookie) kullanılır. Daha fazla bilgi için lütfen tıklayınız...

  • Boat Builder Türkiye
  • Doğalgaz Dergisi
  • Enerji ve Çevre Dünyası
  • Su ve Çevre Teknolojileri Dergisi
  • Tersane Dergisi
  • Tesisat Dergisi
  • Yalıtım Dergisi
  • Yangın ve Güvenlik
  • YeşilBina Dergisi
  • İklimlendirme Sektörü Kataloğu
  • Yangın ve Güvenlik Sektörü Kataloğu
  • Yalıtım Sektörü Kataloğu
  • Su ve Çevre Sektörü Kataloğu

©2021 B2B Medya - Teknik Sektör Yayıncılığı A.Ş. | Sektörel Yayıncılar Derneği üyesidir. | Çerez Bilgisi ve Gizlilik Politikamız için lütfen tıklayınız.