E-Dergi Oku 
KILIÇOGLU

Nato Kafa, Nato Beton

Nato Kafa, Nato Beton

18 Temmuz 2012 | KONUK YAZAR
39. Sayı (Temmuz-Ağustos 2012)

ORHAN BALTACIGİL Antik Çağ Yunan Mimarisi denilince akla yivli upuzun kolonların, dantel gibi oymalı sütun başlıklarının, kabartma yontularla süslü tapınak alınlıklarının işlendiği bembeyaz mermerler gelir değil mi?..
Oysa bu tipik mimarinin yapı malzemesi başlangıçta mermer değil, ahşapmış. Helen kent devletlerinde zamanla zenginlik ve gönenç arttıkça, mimari ögeler daha pahalı ve gösterişli bir yapı malzemesi olan mermere uyarlanmış.

Antik Çağ Yunan yapı sanatında ahşabın gözden düşmesinin -gösteriş dışında- bir başka nedeni daha var: Zeus’un olur olmaz bir anda öfkeye kapılıp fırlattığı yıldırım mızraklarıyla kolayca tutuşup kül oluvermesi: mermerde ise bu risk yok! Ne var ki, tam gök tanrısının gazabından kurtulduk derken, meğer bu kez deprem tanrısı Poseidon’un kapsama alanına girilmemiş mi! Hafif ve sünek ahşaba söz geçiremeyen depremler bir dokunuşta o süslü ve pahalı mermerleri alaşağı ediveriyormuş...

1509’daki “Küçük Kıyamet”te İstanbul’da taş üstünde taş kalmayınca, Sultan Beyazıt II, sivil yapılarda yeniden ahşaba dönülmesini buyurmuş. Artık o çağlarda Zeus çoktan vefat etmiş olduğundan, öfkesini çoğunlukla yaz aylarında kusup: ‘İstanbul’da patlıcan mevsimi=yangın mevsimi’ korkusunu salan bir başka karanlık tanrı ortaya çıkmış, kızartma tavalarını deviri deviriverip çıkarttığı yangınlarda koskoca semtleri şehir haritasından silip süpürmüş. 

 Derken beton keşfedilmiş: Fransa ve Almanya’dan dünyaya yayılan “Beton Tanrısı” kültü Türkiye’ye üniversitelerden giriş yapmış, bu kutsal kurumlar içinde, yerinden oynatılamayacak ağırlıkta, “Tanrısal Madde: Beton”dan kürsüler döktürülmüş. Bu kürsülerde yıllar, yıllar boyunca nice göğsü beton inancıyla dolu “mürit/mühendisler” yetiştirilmiş.

Giderek beton inancı, yapı mesleği ile ilgili ilgisiz herkesi sarmış. Nasıl sarmasın?.. Bir kez betonun ömrü sonsuzmuş (en az bin yıl!); betonarme karkas öyle sağlammış ki yık yıkabilirsen!.. Artık ukala mimarların, aksi huylu yapı ustalarının kaprislerini çekmek zorunda kalmayacakmışız: birkaç basit yöntemi öğrenen herkes, ama herkes kendi içinde yatan sanatçıyı uyandırıp birbirinden zevkli yapılar inşa edebilecekmiş!..

Hani, “Moğolların ayak bastığı yerde bir daha ot bitmez!” şeklinde eski bir saptama vardır: işte o atalardan gelme olduğunu kanıtlama telaşındaki Türkiye halkı, içlerinden taşan şu yeni beton aşkıyla, “ayağını basmakla” yetinmeyip işi sağlama almaya karar vermiş ve bütün kıyıları, yeşil alanları bir güzel betonlamaya koyulmuş... Yeni inançlarının gereğini yerine getirdikçe o yerlerin -her nedense?- yaşanmaz hale geldiğini fark edince de,  anında terk edip daha daha ilerilere gitmeye başlamış. Böylece Marmara kıyıları bitmiş, sıra Ege’de yukarıdan aşağıya doğru inmeye gelmiş... Bu sırada bir başka kol, Akdeniz kıyıları boyunca ilerlemekteymiş. Derken, göz açıp kapayıncaya kadar bir de bakılmış ki Anadolu ve Rumeli’nin bütün il ve ilçeleri beton inancının kaleleri haline gelmemiş mi?

Her yeni dinin sinsi karşıtları olduğu gibi, betonu doğaya zarar vermekle suçlayan “münafıklar” ortaya çıkmakta gecikmemişse de, inançlı çoğunluk, bu küçük azınlığı “ileri demokrasi” sayesinde etkisiz kılıvermiş. Derken, birden (mürit/mühendisler dışındaki) sade yurttaşlardan birçoğunun imanını sarsan öyle anlaşılmaz olaylar olmaya başlamış ki... Yedi yıl arayla Erzincan ve İzmit Körfezi’nde meydana gelen iki depremde şu yıkılmaz bilinen “betonarme karkaslar”, -betona duydukları sonsuz güven içinde yaşamakta olan- masum insancıkların üstüne çöküvermesin mi?

Gerçi, bu olaylar mürit/mühendislerin inançlarını hiç mi hiç sarsmamış. Çünkü onlar bu yıkımda betonarmenin herhangi bir suçu olmadığını biliyorlarmış. Suçlu iki taneymiş:

1. Mühendislere danışılmadan ve dolayısıyla Yönetmeliğe uyulmadan yapılmış yapılar;
2. Bizzat 1998’den önceki Yönetmeliğin kendisi!

(Bu durumda, 1992’deki Erzincan depreminde yıkılan betonarme yapıların nasıl olup da 1998 Yönetmeliğine uymamakla suçlanabileceği ve de 1998’den önce geçerli olan Deprem Yönetmeliğinin -belli ki mürit/mühendisler tarafından hazırlanmış olamayacağına göre(!)- acaba hangi alakasız mesleğe üye kişilerce yapılmış olduğu konuları açıklık kazanmamış oluyor ama olsun...)
ABD, Japonya ve İran gibi deprem ülkeleri yıllar öncesinden betonarmeyi terk edip çeliğe geçmişlermiş. Hatta, betonu bulan ve geliştiren Fransa ve Almanya (ülkelerinde hiç deprem olmamasına karşın) yeni ve yüksek yapılarının tümünü Yapısal Çelikle gerçekleştiriyorlarmış. Bütün bunlar betona bir kere iman etmiş olan biz

Türkleri etkileyebilir mi?
Hiç mi hiç etkilemez!
Çünkü;
“Büyük Depremin yaklaştığı bilimsel bir gerçektir” uyarısını yapanları, Nasrettin Hoca’nın ağzından, “Peki ya olmazsa!” diyerek şapa oturtuveririz!

Beş büyük grubun elinde toplanmış çimento fabrikalarını çöpe mi atalım?

Çelik bina tasarlayan mimarımız, çelik yapı hesaplamayı bilen mühendisimiz, bunları denetleyecek donanımlı belediye kadrolarımız yok, ne yapalım!

Türk Silahlı Kuvvetleri dışında, depreme dayanıklı tek yapı malzemesinin çelik olduğu bilincine sahip herhangi bir devlet kuruluşumuz mu var? Hayır!

“Depremin etkisi yapının ağırlığıyla düz oranlı olarak büyür; depremin salınım hareketinin türü ‘çekme gücü’dür ve her iki konuda da betonarme ters özelliklere sahipken çelik, hafif oluşu ve çekme gücüne dayanıklılığı ile depreme karşı en uygun yapı malzemesidir!” olgusunu mürit/mühendislere ve onları yetiştiren üniversite hocalarına karşı savunacak (bir-iki Don Kişot dışında) yürekli ve donanımlı meslek adamlarımız var mı?
Yok!..

Eski Çağ Yunanistanında depreme bütün dayanıksızlığına karşın sırf güzel göründüğü için mermerde ısrar edilmiş. Her depremde yapılar çökmüş. O zamanın mimarları, bu sarsıntıya dayanıksız malzemeyi kullandıkları için özeleştiri yapacak yerde, sorumluluğu tanrı Poseidon’a yükleyip, işin içinden sıyrılırlarmış. “Nato Kafa Nato Mermer!” sözü bu aymazlar için söylenmiş olabilir...

Bugünkü yapılar, artık yontulmuş mermerler üst üste konularak yapılmıyor, onun için şimdi “Nato Kafa, Nato Beton!” demek sanki daha uygun düşüyor!..

 


İlginizi çekebilir...

Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatı

Avrupa Yeşil Mutabakatı çok kısa bir özetle net sera gazı emisyonlarının 2050 yılına kadar sıfırlanması hedefini içermektedir....
19 Kasım 2021

Gelecek için Geçmişten Yararlanmak II

CİHAN KALAY / Mimar cihankalay@gmail.com www.cihankalay.com...
22 Kasım 2019

Gelecek için Geçmişten Yararlanmak

CİHAN KALAY / Mimar cihankalay@gmail.com www.cihankalay.com...
30 Eylül 2019

 
Anladım
Web sitemizde kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerez (cookie) kullanılır. Daha fazla bilgi için lütfen tıklayınız...

  • Boat Builder Türkiye
  • Doğalgaz Dergisi
  • Enerji ve Çevre Dünyası
  • Su ve Çevre Teknolojileri Dergisi
  • Tersane Dergisi
  • Tesisat Dergisi
  • Yalıtım Dergisi
  • Yangın ve Güvenlik
  • YeşilBina Dergisi
  • İklimlendirme Sektörü Kataloğu
  • Yangın ve Güvenlik Sektörü Kataloğu
  • Yalıtım Sektörü Kataloğu
  • Su ve Çevre Sektörü Kataloğu

©2021 B2B Medya - Teknik Sektör Yayıncılığı A.Ş. | Sektörel Yayıncılar Derneği üyesidir. | Çerez Bilgisi ve Gizlilik Politikamız için lütfen tıklayınız.